
Hazîne

- cum'a mesajları (16)
- divân-ı ilhan (8)
- hakkında yazılanlar (8)
- hayatı (10)
- hâtıralar (11)
- kitâbe (9)
- makaleler (6)
- manzum tercümeler (2)
- mülâkatlar (5)
- sohbetler (2)
- şiirleri (7)
Son eklenenler...
-
Sekînet
Altınoluk Dergisi, Sayı 19, Eylül 1987.
O, imanlarına iman katsınlar diye, müminlerin kalblerine sekinet indirdi. Göklerin ve yerin askerleri Allah’ındır. Allah alîm ve hakimdir.(1)
Sekînet, sükun ve itmi’nan, sebat ve temkin manasına masdardır. Nefisdeki telaş ve heyecanın kesilmesi ile hasıl olan kalb oturması, yürek ısınması, gönül rahatı, huzur ve sükun manalarını ifade etmektedir. (2)
Hazret-i Ali keremallahü vecheh ve radiyallahu anh’den bir rivayette:
“Sekînet, mü’minin kalbine yerleşip onun iç huzurunu te’mîn eden bir melekedir” denilmiştir.
Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin “Fütühat-ı Mekkiyye“sinde:
“Sekînetin başlangıcı, emri her vechile anlayıp kavrayarak mütalaa etmektir. Böyle olmayınca sekînet hasıl ve sahîh olmaz” denilmektedir.
“Hani İbrahim; Rabbim! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster, demiş, (Allah buna) inanmadın mı yoksa demiş, o da, inandım, fakat kalbimin (gözümle de görerek) yatışması için (istedim diye) söylemişti.
“Allah dedi ki: Dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onlardan her parçayı bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir.
“Bil ki şüphesiz Allah bir kadir-i mutlaktır, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.” (4)
Yukarıdaki ayet-i kerîme mealinde ifadesini bulan İbrahim aleyhisselamın münacatı, ondan sonra da Cenab-ı Hakk’ın ölüleri nasıl dirilttiğini bizzat göstermesi, kendilerinin daha önceki düşüncelerini ortadan kaldırdı. Kalbi huzur ve sükuna eriverdi.
İbrahim aleyhisselam bu münacat ve müşahedesini sekînetin başlangıcı yaptı.
Bu müşahededen önce ölülerin diriltilmesi keyfiyeti “Acaba Cenab-ı Hak ölüleri nasıl diriltiyor” diye zihnen onu meşgul ediyordu.
Arab dilinde bıçağa “sikkîn” denmesinin sebebi, hayvandaki heyecan ve ızdırabı kesip atmasındandır.
Kelime-i Tevhîd’in “Lâ”sı ile yani “Lâ” kılıcı ile kalbde olan her türlü telaş, vesvese ve teşvişi kesip atabilseydik…
İnsan, imanın şartlarını tamamlayıp “ilme’l-yakîn”den, “ayne’l-yakîn” mertebesine ulaşınca Hak tarafından o mü’minin kalbine öyle bir tecellî hasıl olur ki, o tecelliye “zevk” denilir.
Kişinin îmanı ilme’l-yakîn mertebesinde iken bu “zevk”e ulaşmak mümkün değildir.
“Sekînet”in, bu Atiyye-i Sübhaniyyenin elde edilmesine gelince;
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin “Mektubat”ında (5) beyan buyurdukları üzere; kişinin Hakk’a yaklaşmaşı ve ebedî kurtuluşa ermesi için mutlak süratte üç şeye ihtiyacı vardır: İlim, amel, ihlas…
Bu üç kurtarıcıya kamil bir zatın rehberliğinde öyle sıkı sarılmak îcap eder ki, netice alınabilsin ve maksat hasıl olsun…
Buharî’nin rivayet ettiği hadîs-i kudsîyi bir daha hatırlayalım:
“Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğu Ebü Hureyre Radiyallahu anh’dan rivayet olunuyor:
“Allah Teala buyurdu ki: Her kim benim velilerimden bir veliye düşmanlık ederse, şüphesiz ben ona harb ilan ederim.
“Benim kulum, üzerine farz ettiğim şeyden daha sevgili hiç bir şey ile bana yaklaşamaz.
“Bir de kulum nafileler ile bana yavaş yavaş, yaklaşa yaklaşa, nihayet öyle bir hale gelir ki, Ben onu severim.
“Onu sevdiğim vakitte de, onun işitmesine vasıta olan kulağı, görmesine vasıta olan gözü, tutup yakalamasına vasıta olan eli, yürümesine vasıta olan ayağı, anlamasına vasıta olan kalbi, söylemesine vasıta olan dili olurum.
“Öyle olan kişi Ben’den bir şey isterse muhakkak veririm. Bana sığınırsa onu muhafaza eder, korurum.” (6)
Buharî’nin metninde:
“Ölmeyi istemeyen, kendisine kötü muamele de bana hoş gelmeyen, halbuki hasbe’t-takdîr ölmemesine de çare olmayan mü’min kulumun rühunu kabz etmekteki tereddüdüm kadar işlediğim hiç bir şeyde tereddüd göstermedim” ziyadesi vardır.
Tabiatiyle bütün bu çalışmaların sonunda Cenab-ı Hakk’ın kulunu sevmesi umulur. Muhabbetin menşei, kökü, aslı muhakkak, Hak canibindedir.
Muhabbetten Muhammed oldu hasıl!..
Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl?..Kulun Sünnet-i Seniyye’yi ihya neş’esi içinde hayatına devam etmesi, bu güzelliklere ulaşmak için zarurî ve elzem bulunmaktadır.
Koca Sinan Paşa’nın dili ile Bayezid-i Bistamî hazretleri bakınız neler buyuruyor:
Nitekim ol şeyeh-i alem Bayezid
Nür-i çeşm-i rüy-i Adem Bayezid
Nakl olunur kim demiş ashabına
Ehl-i dilden bulunan ashabına
Ben sanırdım bunca yıldır aşıkım
Talibim yari, gönülden sadıkım
Bu tamam oldu bana ahir ayan
Aşık u talib o imiş bî-güman
Ol muhibb imiş bana mahbub ben
Talib Ol imiş beni, matlub ben
Ol imiş cezb eyleyen beni bana
Ol imiş hem komayan beni bana
Şol gönül kim aşıkı Allah ola
Dil değil ol, dü cihana şah ola
Olmaya ol gönüle hergiz hicab
Rüy-i ma'şuku göre ol bî-nikab (7)Bütün dünyada ma’nevî değerlerden kopan zamanımız insanlarının ne türlü felaketlere sürüklendikleri her gün gözlerimizin önündedir. Günlük hadiseler ve haberler bunun acı örnekleri ile doludur.
Bu itibarla insanlığa doğruyu göstermek, yaşamak ve yaşatmak, en büyük hizmetler cümlesindendir.
Ashab-ı Kiram radıyallahu anhüm ecmaîn hazeratı, Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) yüce huzurlarına vardıkları zaman, tüy kadar hafif, göklere uçacak kadar ma’nevî haz içinde bulunduklarını her zaman îtiraf ederek,
“Ya Rasulallah! Huzur-i alînizde böyle iken kendi özel hayatımıza döndüğümüz zaman yine eski durumumuz bize arız oluyor” dediklerinde,
“Eğer o haliniz devam etse melekleri açıktan görür, onlarla müsafaha ederdiniz” buyururlardı.
Başlangıçta kalbden kalbe akis yolu ile tadılabilen bu hal, veraset-i Peygamberîden hissesi bulunan “ehlullah”ın huzurunda da aynen hiss olunur.
Yukarıda arz etmeğe çalıştığım sekînet ve benzeri halleri, usulünce iktisab edinceye kadar, ilim ve verasette kemalli zevatın yüksek huzurları ve vakit vakit ziyaretleri ile tatmak ne güzeldir!..
Vardıkda pîr-i kamil’e, taş olsa dil yumşağ olur
Fir’avn ise nefsin yakîn, karıncadan alçağ olur
Oldunsa vakıf aczine, edna amel bir dağ olur
Çürüklerin hep sağ olur, zehrin kamu bal yağ olur
Dağlar yemişli bağ olur, cümle cihan bostan sana (8)
Dipnotlar:
1. Fetih Suresi, ayet: 4
2. Hak Dini Kur’an Dili, c.6, s. 4408.
3. Tefsîr-i Rûhu’l-beyan, c. 9, s. 12.
4. Bakara Süresi, ayet: 260.
5. Mektübat, c. 1, s. 7.
6. İmam-ı Nevevî, Kırk Hadîs.
7. Tazarru’name, s. 194.
8. Dîvan-ı Es’ad, Erbilli Şeyh Muhammed Es’ad Efendi.
-
Kaside-i Ziyâiyye
Şeyhzâde Ahmed Ziyâ Efendi
Manzum tercüme: İlhan Armutcuoğlu



Belliğ selâmî sabâ billâhi in teridi!.
Medîneten lihabîbi’l-mâcidi’l-ehadi
Uğrarsan Medîne’ye Allah için ey sabâ!.
Sun Habîb-i Hudâ’ya benden de bin merhabâ..

Sellim tücâhe şefî’il halkı müntasibâ
Mikdâra nebti’l-berâ ev zid ve zid ve zidi!.
Dîvân durup önünde sunarken selâmımı,
Arzın nebâtlarınca erz et ihtirâmımı.

İn dâme mâ bî mine’l-hırmâni va kebedî,
Yelta’ füâdî limâ yelkâhü min kemedi…
Eyvah sürerse böyle hırmânım hem hasretim!.
Gönlüm yanar bu gamla, büyür derd ü mihnetim.

El kalbü fî vehecin ve’ş-şevku yudrimühâ;
Mâ hebbe min taybetin rîhun ilâ anedi…
Şevkin sürükledikçe kalbim muttasıl yanar;
Estikçe Taybeden bana bir şeme rûzigâr..

Lev sıhtü şekvan ilâ mesvâke yâ emelî!.
Min cehlihim yez’umü’l-uzzâlü min fenedi..
Varmağa huzûruna şevk ile feryâd etsem,
Cehlinde kınayanlar, derler bunamış adam!.

Lem ya’lemû külleme’s-temta’l-ehibbetü ev,
Teheyyyeû uccelen yezıccünî feedî,.
Gönlümü bilmediler hayli muzdarib yine,
Azm ü sefer edince ehibbâ Medîne’ye..

Fe tec’alü’l-aynü tuhrîku’d-dümûa kemâ,
Terakrakat fi’r-rabîı’s-suhbü bi’l-beradi…
Gözlerim iki pınar, yaşlar aynı leâlî,
Fasl-ı bahâr içinde sanki dolu misâli…

Ev bi’l-ğuyûsi hetûnin fevka mümhiletin;
Alâ muhayyâye mümtedden ile’l-keradi..Yahut çorak toprağa sağanak yüklü yağış;
Gözlerden çehrem üzre sel gibi coşkun akış..

Ve rubbemâ fi havâli’l-ayni ya’tekiru,
Ke’lhamri yakzifü hıne’ş-tedde bi’z-zebedi.
Göz yaşları andırır ba’zan reng-i lâleyi,
Şiddetlenip tortusun hamrın attığı gibi..

Yâ kavmi innî sarîu’l-hubbi zû vecain!..
Deû üdehdihü fi’l-küsbâni zâ cesedi!..
Kavmim! cünûn-i aşk ile ben hastayım meğer,
Kumlarda yuvarlanayım bir terk edin yeter!..

Ve emsehu’t-türbe vechî türbe hayri verâ,
Ebkî alâ mâ yedâye kaddemet liğadi!..
Yüzüm sürüp toprağına hayru’l-halâikın,
Yok azığım yârına, ağlayım için için!..

Âbği’ş-şefâate min zâke’n-nebiyyi izâ,
Lem yentefi’ ehadün bi’l-mâli ve’l-veledi.
Ol günde faydası yok ne malın ne evlâdın,
Şefâatin umarım Server-i Kainatın.

Hubistü anke ve îru’z-zâirîne mezat,
Yâ Seyyidî yâ Rasûlallahi huz bi-yedî!..
Kervan kalktı ben yine mahbûsum, muzdaribim,
Elimden tut yâ Rasûlallahi yâ senedî!..

Yehtâcü kalbî verâe’l-kavmi lâkin ene,
Ehinnü müstevhiden fi’l-mehdi ke’l-ebedi…
Kavmim peşinde hıçkırırım bir boğuk gibi,
Hıngıldarım beşikte debrenür çocuk gibi…

Femnün bi lutfin ve ihsânin ve mekrumetin,
Ve’ş-fa’ lenâ yâ Nebiyyellahi yâ senedî!..
İhs’an u lutfunu hem, kerem bahş edip bize,
Yâ Nebî Yâ Senedî!. şefâat hepimize!..

Ente’l-lezî amme külle’l-halkı nâilühû
Yes’avne râcûhü min kurbin ve min buudi..
Sensin atâsı halkı, baştan başa kuşatan,
Ümmidle koşuşurlar, yakından hem uzaktan..

Lemmâ teşerrafeti’d-dünya bike’n-kaşaat,
Ğayâhebü’l-küfri ve’n-câbet züke’r-raşedi…
Dünyâ şeref bulunca vücûdunla ey emîn!..
Kovdu küfrü zulmeti o hidâyet güneşin…

Fensur li abdin radâ bi’l-mûbikati kemâ,
Nusirte min Rabbinâ fi’l-bedri ve’l-uhudi
Nusret eyle kuluna gark-ı kebâir yine,
Nusret etti Rabbimiz sana Bedr u Uhudde..

İnnî bi makterafet nefsî tüvesvisünî,
Alâ şefâ hurufin hârin fehuz azudî
Vesvese verip nefsim, haddi aştı günahım.
Kenar-ı nardayım âh!. tut kollarımı Şâhım!..

Fealtü min külli ısyânin kebâirahû,
Ve lem etüb leytenî ey ümmi lem telidi!..
Hep ma’siyet işledim tevbe de edemedim,
Bir de nolaydı anam doğurmayaydı dedim…

Men lî bi-mektesebet nefsî sivâke eyâ,
Fi külli nâibetin zuhrî ve mu’temedi
Nefsim tuğyân ettikçe kime şekvâ edeyim?
Hiç senden özge var mı? melce'im, mu’temedim!.

İzâ atıştu ğaden min harri ma’sıyetî,
Kul yâ “Zıyâ” inne hâzâ Kevserî feridi!..
Mahşerde susarsam âteş-i ma’siyetimden,
Kevserim işte Zıyâ!. iç ve kan serinle de!..

Aleyke mâ nâha fi’lğusni’l-hamamü ve mâ,
Sâha’n-naâmü salâtü’l-vâhidi’s-samedi
Behâim koşuştukça, öttükçe güvercinler,
Üzerine salâtım bezleylesin Girdigâr…

Ve mâ terenneme atyârun ve sâha cevâ.
Anâdilü bihazîni’s-sec’i ve’l-ğaradi…
Ötüştükçe hep kuşlar, şevk ile ale’d-devâm,
Hazîn bülbül sec’ ile feryâd ettikçe müdâm…

Ve mâ tehettale dem’ul-aşikîne ve mâ,
Nebâ mezâciuhüm min sevrati’r-ramedi…
Göz yaşı âşıkların, sanki selsebîl misâl,
Aktkça pür-harâret, coştukça ayn-ı zülâl

Sallâ aleyke kemâ yerza’r-rahîmü binâ
İnnâ aceznâ ani’l-ihsai bi’l-adedi
Sâlatü selam Ona, rızâna erdir bizi,
Sayılara sığmayan lütfun ile ilâhî!..

Ve’l-âli ve’s-sâhbi sümme’t-tâibîne lehüm,
Va’htim ilâhi lenâ bi’l-hayri fi’l-emedi.
Ehl-i Beyt ü Tâbiîn, hem dahî Ashâbına,
Rahmeyle âkibette, bizi şâd et Rabbenâ!..
-
Bir hayra delâlet etmek
Allah için kurulan kardeşliklerin ne derece kuvvetli gönül bağı oluşturduğunu gösteren bir başka hatırayı da muhtelif şehirlerde dînî hizmetlerde bulunmuş, aşk insanı, şâir ve emekli müftü olan İlhan Armutçuoğlu ağabey şöyle anlatmıştı:
Diyanette görevli iken Van taraflarına gezici vâiz olarak gitmiştik. Orada vazife yaparken, acaba “Altın Silsile”mizin son halkalarını teşkil eden Tâhâ’l-Hakkârî (k.s) hazretlerinin ahfâdından (torunlarından) kimler var? diye gönlüme düştü. Oranın yerlilerinden sordum soruşturdum. Eczacı Muzaffer Bey adında bir zattan bahsedildi. Araştırıp buldum. Ziyaretine gittim.
Hoş sohbet, kibar, zarif beyefendi bir insandı. Görüşüp tanıştık. Dedelerinden, yetiştirdiği talebelerden bahsettik. Ziyaretimizden memnun kaldığını söyledi. Yanından ayrılırken; “- Selamlarınızı götürebilir miyim?” dedim. “- Çok memnun olurum” diye cevap verdi.

İstanbul’a geldiğimde Sami Efendi Hazretlerini ziyarete gittim. Van’da ikamet eden Eczacı Muzaffer Bey’in selamlarını tebliğ ettim. Nasıl arayıp bulduğumu ve tanışmamızı anlattım. Pür dikkat dinleyen Efendimizin mübarek yüzleri pırıl pırıl , gözleri ışıl ışıl oluverdi. Çok duygulandıkları mübarek simalarından belli idi. Memnuniyet ve sevincini şu hadis-i şerifi okuyarak ızhar etmişlerdi.
“Eddâllü ale’l-hayri kefâılihi = Bir hayra delâlet eden o hayrı yapmış gibi sevap alır” buyurdular. Bunu üç defa tekrar ettiler.
Sonra, “Rabbimiz bu hadis-i şerifin sırrına mazhar buyursun” duasında bulundular.
Üsve-i Hasene, Altınoluk Dergisi, 209. sayı, Temmuz 2003.
-
Sünnet-i seniyye üzere yaşamak
Sünnet-i seniyye üzere yaşamanın mühim olduğuna işaret eden bir başka hâtırayı yine İlhan Armutçuoğlu ağabeyden dinlemiştim. Şöyle anlatmıştı:
“Eski Müftilerden merhum İrfan Ceylan bey vardı. 1964 yılında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’nde talebe iken, son sınıfa geldiğinde sakal bırakmıştı. Okul idaresi sakal bırakmanın diğer talebeler arasında yayılmasından endişe ederek kestirmesini istedi. O da sakalın sünnet olduğunu söyleyerek kesmeyeceğini söyledi.
Talebeler arasında bu iş biraz büyüdü. İdareciler sakalın kesilmesi için ısrar ediyor. İrfan bey kardeşimiz kesmemek için diretiyor. Biz talebeler ikilemde kaldık. Ne yapacağımızı, nasıl hareket edeceğimizi bilemedik.

Okulda oluşan soğuk ortamın dağılması için İrfan bey’le birlikte ikimiz İstanbul’a geldik. Erenköy’de Sâmi Efendi hazretlerini ziyaret ettik. Huzurlarına kabul edildiğimizde durumu kendilerine anlatıp, arz eyledik. O büyük Allah dostu sünnetin ehemmiyeti ile ilgili güzel bir menkıbe anlatarak bizi irşad ettiler.
Peşinden de:
“– Sünnet mühimdir… Sünnet mühimdir…” dediler.
Sonra sözlerine devam ederek: “Bizim de vaktiyle diplomamız vardı. Biz rafa kaldırdık. Asıl olan kulluktur” buyurarak unutulmayacak asıl gerçeği bizlere hatırlattılar.
Gönlümüz huzur içerisinde Konya’ya döndük. Okula geldiğimizde idarecilerimizin davranışlarında büyük bir değişim gördük. Bir gizli el sanki onların kalblerini yumuşatmıştı. Önceden bizlere kızan hocalarımız, şimdi yol gösterir tarzda hareket ederek dediler ki:
“Belli ki siz kestirmeyeceksiniz. Bâri bir doktordan, cildi hassastır, cild rahatsızlığı vardır” şeklinde bir rapor alıp getirin.
Biz de cildiye mütehassısı bir doktordan rapor alıp getirdik. İdareye verdik ve sakalı kestirmekten kurtardık.
Allah dostları zarif, duygulu, edeb timsali zatlardır. Çevrelerinde bu güzel vasıflarıyla tebarüz ederler. Sevenlerini de o güzel ahlakla, ince edeble yetiştirmeğe çalışırlar. Onların her hal ve hareketleri, sevenleri için bir ibret dersi olur.
Üsve-i Hasene, Altınoluk Dergisi, 209. sayı, Temmuz 2003.
dervişler (11) dervişân (32) dil (4) divân-ı ilhan (3) dişçi mehmed efendi (3) dr hulusi baybal (2) dua (2) edeb (2) ehlullah (10) habibullah (2) haremeyn (9) havf ve reca (2) hayatı (2) ilhan armutçuoğlu (20) ilticâ (2) imam gazali (4) insanı kamil (3) kabe-i muazzama (3) kabir taşı kitâbesi (6) kalb (7) kitâbe-i seng-i mezâr (7) Kur'an-ı Kerim (5) Medine-i Münevvere (5) muhabbet (2) muhabbeti rasulullah (4) muhabbetullah (2) muhammed es'ad erbîlî (3) musa topbaş (4) Muğla evliyâları (4) naat (2) namnam kasrı (13) osman nuri topbaş (2) Peygamber Efendimiz (s.a.v.) (4) ramazanoglu mahmud sami (13) rasulullah (3) seyri süluk (12) Sünnet-i seniyye (2) tasavvuf (31) zikrullah (4) şiirler (2)
