ilhan armutcuoğlu hocaefendi

Gönül sultânlarına gönlümü verdim gitti..
Neyim varsa bezl ettim, akl ü idrâkim gitti..
Bir göz işâretinde saklıdır seyr u sükûn!..
Mürşîd-i asrı buldum, Yûnus’a döndüm gitti…
İlhan Armutcuoğlu

Hazîne

Son eklenenler...

  • dervişân


    Arşî gıdâlar alanlara sor!
    Nûr deryâsına dalanlara sor!
    Onbeş günde bir iftâr edenler,
    Ne yer, ne içer bilenlere sor!..


  • Recâ

    Altınoluk Dergisi, Sayı 291, Mayıs 2010.

    İmam Gazali Hazretleri tahsile başladığı gençlik yıllarında kervan ile sefer esnasında bir gurup eşkiyanın baskınına uğrar. Eşkiya yolcuların nesi varsa hepsini alır götürür. Bu meyanda İmam Gazali Hazretlerinin kitaplarını da alırlar..

    Her ne kadar bunlar sizin işinize yaramaz diye yalvarır ise de, eşkıya kitapları alır götürür.

    Bundan böyle İmam Gazali Hazretleri eline geçirdiği eserlerin hepsini, (eşkıya korkusu üzerine) ezberler. Tahsil yolunda olan gençlerimize ilme olan iştiyak ve arzuyu anlatması bakımından bu vak’ayı arz etmiş oldum.

    Bütün hayatımız boyunca havf ve recâ içinde olmamız gerekeceği gerçeğini hatırlatması bakımından İmam Gazali Hazretlerinden bazı nakiller yapmak istiyorum. Eser, orijinal Mükâşefetü’l-Kulûb:

    Ebu’l-leys Semerkandi‘den neklen:

    Kişinin Allah’ı sevdiği, sevmediği 7 şey ile bellidir:

    1. Dilinden bellidir. Eğer bir mü’min (erkek olsun, kadın olsun) yalan, gıybet, lâf getirip götürme, iftira, luzumsuz ve gereksiz lâflar ile dilini kirletirse, büyük mes’uliyet taşımaktadır.

    Dilin kullanım sahası, her hâl ü kârda doğruyu söylemek, Yüce Allahı zikr etmek, Kur’an-ı Kerîm okumak ve ilim müzâkeresinde bulunmaktır.

    Tarihte öyle anneler, babalar yaşamıştır ki, ağzımızdan yanlış kelimeler çıkabilir, mes’ûl oluruz düşünceleri ile, muhatablarına Kur’ân âyetleri okuyarak hitâb etmişler, muhatablar da kişinin ne demek istediğini anlamışlar, öylece davranmışlardır. Heyhat bunlar hep mazîde mi kaldı…

    Koca Yunus’tan:

    Söz ola kese savaşı!.
    Söz ola kestire başı!.
    Söz ola ağulu aşı
    Yağ ile bal ide bir söz…

    Yüce Mevlâmızın öyle kulları da vardır ki, otururlar, kalpten kalbe konuşurlar, müzakerelerini yaparlar, kararlarını alırlar, kalkarlar giderler...

    2. Kalbinden bellidir. Kalbinde Yüce Allahımızın sevmediği ne varsa hepsini çıkarıp atmalıdır. Kalbin tasfiyesi, nefsin tezkiyesi mühim işlerdendir.

    Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecelli ide Hak!..
    Padişah konmaz saraya hâne ma’mûr olmadan!…

    Din kardeşine kin, düşmanlık, hased…bin türlü maraz taşımak ne büyük âfettir!..

    Melekler ancak gördüklerini ve duyduklarını yazarlar. Ancak Yüce Allahımız, gözlerin hâin bakışlarını, kalbden geçenleri de bilir. Kimden neyi saklayacaksınız..

    Şu hususu da ayrıca ifade etmeliyim:

    Dünyada iki mukaddes şehir vardır ki, Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevveredir. Bu iki şehirde işlenmediği halde her hangi bir ma’siyet işleme arzusu kalblerden geçerse kişi bunlardan da mes’uldür.

    İşte bu iki mukaddes şehir, sevdiğini tutar, sevmediğini atar.

    Yılların tecrübesi ile görmüşüzdür ki, hacıların bir kısmı hac bitiminde Haremeynden ayrılmak istemez, bir kısmı da “Ne zaman döneceğiz?..” demeğe başlarlar…

    Bir kısım bahtiyarların vefatları da Haremeynde tahakkuk eder, Cennetü’l-Muallâ ve Cennetü’l-Bakî’de kalırlar…

    Lekesiz bir îman, riyasız ibâdât bir de mürşid terbiyesi üçü bir arada tahakkuk ederse, kalbler tasfiye, nefsler tezkiyeye ulaşırlar.

    Bünyeyi en son terk edecek ma’nevi maraz, hubb-i câh dedikleri makam ve mevki’ sevdasıdır. Kişi bundan da kurtulursa vilâyet mertebesinin zirvelerine tırmanmış olur.

    Cennete göre dünyâ varlığı cidden bir hiçtir!..
    Rü’yetullah’a bir kere ersen Cennet bir hiçtir!..
    Vakti nakid bil, Allah’a dayan, hikmete râm ol!..
    Eğri yürürsen, yan gelip yatsan, ömrün bir hiçtir!…

    Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerinden dinlemiştim: Kalbler beş kısma ayrılır:

    1- Ölü kalb.
    2- Hasta kalb.
    3- Gafil kalb.
    4- Zâkir kalb.
    5- Diri kalb.

    Ölü kalblerde ma’neviyyat diye bir şey kalmamıştır. Hasta kalbler hayata kavuşabilir, ihmal edildiği takdirde öle bilirler. Gafil kalbler, 24 saatte zikri ve Yüce Allah’ı hatırlamakta yarıdan az; zakir kalblerin zikri ise günlük hayatta yarıdan fazladır.

    Diri kalblere gelince, 24 saatin bütününde bir nefes Yüce Allahtan gafil değil, bütün muâmelelerinde ayık ve zikir halindedir. Yani el kârda, gönül yarda…

    Örnek olarak en başta Peygamber Efendimiz, bütün peygamberler, evliyânın büyükleri bu zümredendir.

    Şeyh Gâlip Dede Hazretlerinden:

    Ey dil!..ey dil!.. niye bu rütbede pür-gamsın sen!..
    Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen!..
    Secde-fermâ-yı melek zât-ı mükerremsin sen!..
    Bildiğin gibi değil, cümleden akvemsin sen!..
    Rûhsun nefha-i Cibrîl ile tev’emsin sen!..
    Sırr-ı Haksın mesel-i Îsi-i Meryemsin sen!..

    Hoşca bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen!..
    Merdüm-i dîde-i ekvân olan Âdemsin sen!…



  • Recâ-2

    Altınoluk Dergisi, Sayı 292, Haziran 2010.


    3. Bakışlarından bellidir. Yüce Allahımızın haram buyurduklarına bakmaz. İstek ve arzu ile, rağbetle dünya zenginliklerine de bakmaz. Ancak ibret almak maksadı ile bakar.

    Nakşibendi usullerinden, hayat boyunca tatbik edildiği takdirde büyük kurtarıcı 11 usulden biri de, Nazar ber kademdir. Yolda yürürken ancak basacağımız yere bakarak yürümek. Herkes için önemli olmakla beraber, özellikle hanımlar, kızlar için ne kadar önemlidir.

    Namaz kılarken çeşitli şeylerin hatırımıza geldiğinden şikayet ederiz. Gözler, kalplerin penceresi gibidir. Günlük hayatımızda gözleri İslami ölçülerin dışında kullandığımız takdirde, kalplere depo edilen yanlışlar, elbette ki namazda hatıra gelir ve rahatsız eder.

    Büyüklerden bir zattan dinlemiştim:

    “Bir gün Üstadımı ziyarete gidiyordum, apartmanın merdivenlerinden inerken süslü, cilveli, parfüm esintileri ile merdivenleri dolduran bir kadınla karşılaştım. İlk görüşten sonra bir daha baktım. Üstadımın huzuruna vardığım zaman merhabalar şöyle dursun, yüzüme bile bakmadı, biraz oturdum, kalktım, giderken uğurlar olsun bile demedi.” demişlerdi.

    4- Yediklerinden bellidir. Peygamberimiz Efendimiz bir hadislerinde buyuruyorlar ki:

    Adem oğlunun midesine bir lokma haram girerse, o haram, bünyede bulunduğu müddetce (alınan bir gıdanın te’siri 40 gün devam eder) yer ve gök melekleri ona lanet okurlar, o haldeyken ölürse yeri cehennemdir.”

    Hazret-i Mevlâna’nın bir sözünü hatırlayalım:

    Kabiliyetsiz ile uğraşmak kubbe üzerinde ceviz durdurmağa benzer!..

    Kabiliyetsiz kim?

    Nikahtan mahrum, haramlarla beslenmiş, mürşid meclislerinde bulunmamış.

    Konyamızın büyük dervişlerinden Dişçi Hacı Mehmed Lekesiz misafirim idi. Sohbet esnasında misafirlerimden birisi, “Efendim! Devlet bankalarının faizleri haram sayılmazmış diyorlar. Ne buyurursunuz?” deyince:

    “Evlâdım, bir caddeden geçerken o cadde üzerinde bir banka binası varsa onun önünden koşarak geç, Allah korusun o esnada bir deprem filan olur, bina yıkılır altında kalırsan, âkibetin çok feci olur” diye buyurmuşlardı. Haramların büyük tehlikesini anlatmış olmak bakımından.

    Ruh sağlığımızı emniyete almak günlük hayatımızda mühim işlerdendir:

    Lekesiz îman,
    Riyasız ibadet,
    Yeteri kadar helâl kazanç.

    Gücümüz yettiğince insanlığa hizmet, ne kadar büyük önem taşımaktadır…

    Osmanlı İmparatorluğunun geniş coğrafyasını hatırlayalım. İstatistikler yapılmış. O kadar geniş coğrafyada işlenen cürümler, bu gün memleketimizin büyük şehirlerinden birisinde işlenen cürümlerle karşılaştırılmış, maalesef şimdiki ölçüler çok daha fazla. Sebep, yukarıda arz etmeğe çalıştığım yanlışlar.

    Hazret-i Ebu Bekir (r.a.)’in hılâfetinin ikinci yılında devlet sınırları içinde en küçük bir cürüm dahi işlenmemiştir ve bu, dünya tarihinde tektir.

    5- Kişinin ellerini harama uzatmaması, tâatta kullanmasıdır.

    Peygamberimiz Efendimiz bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

    Cenab-ı Hak Celle Celalüh Hazretleri Cennette, sütunları zebercetten bir köşk hazırlamıştır. İçinde 70 bin dâire, her dâirede 70 bin ev… Bunları, Yüce Mevlâmız, kendilerine haram teklif edildiği halde Allah’a olan sevgilerinden ve saygılarından dolayı harama ellerini uzatmayan mü’minlere verecektir.

    Elleri ile san’at eserlerini meydana getiren güzelleri nasıl takdir etmezsiniz!.. Medine-i Münevverede Mescid-i Nebevinin Selam Kapısından girince Kıble Duvarındaki Ecdâd yâdigârı Âyetleri, Esmâü’l-Hüsnâ, Peygamber Efendimizin güzel İsimlerini, daha nice hat eserlerini ve motifleri nasıl takdir etmezsiniz!.. Bunları hangi güzel eller hazırlamış, yazmış. Hangi gönüller ne yüce duygularla bezemiş!.. Eğer bir kimse bırazcık hüsn-i hattan anlıyorsa, Peygamber Efendimizi ziyaret neş’esi en başta olmak üzere Bâbü’s-selâmdan ayık girer, Bâb-ı Cibrilden mest ü lâ ya’kil olarak çıkar gider!..

    Çok sevgili dostum Hattat Ali Hüsrevoğlu’nu şükran ve duâlarla yâd etmeliyim. Mescid-i Nebevînin genişletilmiş mekânlarındaki âyetleri yazmak ona nasib olmuştur!..

    Yanlışta kullanılmayan ellere binlerce takdir, teşekkür, duâ…

    6- Kişilerin ayaklarını günah yolunda kullanmamaları, tâatta, hizmette kullanmaları…

    Bir kişi düşünelim, bir ömür ayakları kendisini meşrû’ güzel yerlere taşımıştır… Bir kişi de düşünelim, meyhane, kumarhane… bir ömür oralarda dolaşmış.. Yaya olarak kıt’alar arası Hacca gelenler olmuş!.. Onları vakit vakit hayâl etmişimdir. Hangi ayaklar güzel?

    1985-1990 yıllarında Mekke-i Mükerreme’de idim. Gece ibadetlerine devam ettiğimiz arkadaşlarım vardı. Bunlardan birisi de Yemenli Mücâhid Efendi isminde bir dostum idi (hâlen hayâtta). Yatsı namazından sonra saat 10 civarında tavafa girerdi, 6 saat kesintisiz tavaf ederdi… Teheccüd vaktine kadar… Ayakları ilim yolunda, hizmet yolunda, bir ömür taatta kullana bilmek ne büyük bir başarıdır!..

    7- Kişinin yaptığı her işi Allah rızası için yapması:

    Günahın büyüğü küçüğü olmaz, kime karşı işlendiğine bakılır, ni’metin azı çoğu olmaz, kimin verdiğine bakılır.” ta’birini büyüklerden hep duymuşumdur…

    Ka’beyi tavaf ederken Rükn-i Yemâni ile Rükn-i Haceru’l-esved arasında şu duâ okunur:

    “Rabbenâ âtinâ fi’d-dünya haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe’n-nar…”

    Kısaca ma’nası, “Ey bizim Rabbimiz bize dünyada hasene, (sevaplar ver), ahirette de hasene (sevaplar) ver!.. Ve bizi cehennem azâbından koru!..

    Dünyâda yapabilene sevaplar çoktur. Ancak yapılan sevapların ancak ve ancak, (küçüğü büyüğü) O’nun rızâsı için yapılanıdır, en mu’teber olanı budur. Yüce Rabbimizin rızası ameller içinde gizlidir. Riyâdan uzak olabilmek ne büyük başarı ve zaferdir…

    Dünyada atılan her adımda İlahî rızayı aramak cümlemize nasip ola!..

    Ahirette de en büyük hasene Yüce Allahımızın Cemâline mazhar olabilmektir!.. Bu güzel neticeyi şiirleştirmek icap ederse:

    Dünyâda rızâ, Ukbâda Likaa!..
    Ancak maksûdum rızâ ve Likaa!..



  • Sekînet

    Altınoluk Dergisi, Sayı 19, Eylül 1987.

    O, imanlarına iman katsınlar diye, müminlerin kalblerine sekinet indirdi. Göklerin ve yerin askerleri Allah’ındır. Allah alîm ve hakimdir.(1)

    Sekînet, sükun ve itmi’nan, sebat ve temkin manasına masdardır. Nefisdeki telaş ve heyecanın kesilmesi ile hasıl olan kalb oturması, yürek ısınması, gönül rahatı, huzur ve sükun manalarını ifade etmektedir. (2)

    Hazret-i Ali keremallahü vecheh ve radiyallahu anh’den bir rivayette:

    “Sekînet, mü’minin kalbine yerleşip onun iç huzurunu te’mîn eden bir melekedir” denilmiştir.

    Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin “Fütühat-ı Mekkiyye“sinde:

    “Sekînetin başlangıcı, emri her vechile anlayıp kavrayarak mütalaa etmektir. Böyle olmayınca sekînet hasıl ve sahîh olmaz” denilmektedir.

    “Hani İbrahim; Rabbim! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster, demiş, (Allah buna) inanmadın mı yoksa demiş, o da, inandım, fakat kalbimin (gözümle de görerek) yatışması için (istedim diye) söylemişti.

    “Allah dedi ki: Dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onlardan her parçayı bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir.

    “Bil ki şüphesiz Allah bir kadir-i mutlaktır, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.” (4)

    Yukarıdaki ayet-i kerîme mealinde ifadesini bulan İbrahim aleyhisselamın münacatı, ondan sonra da Cenab-ı Hakk’ın ölüleri nasıl dirilttiğini bizzat göstermesi, kendilerinin daha önceki düşüncelerini ortadan kaldırdı. Kalbi huzur ve sükuna eriverdi.

    İbrahim aleyhisselam bu münacat ve müşahedesini sekînetin başlangıcı yaptı.

    Bu müşahededen önce ölülerin diriltilmesi keyfiyeti “Acaba Cenab-ı Hak ölüleri nasıl diriltiyor” diye zihnen onu meşgul ediyordu.

    Arab dilinde bıçağa “sikkîn” denmesinin sebebi, hayvandaki heyecan ve ızdırabı kesip atmasındandır.

    Kelime-i Tevhîd’in “Lâ”sı ile yani “Lâ” kılıcı ile kalbde olan her türlü telaş, vesvese ve teşvişi kesip atabilseydik…

    İnsan, imanın şartlarını tamamlayıp “ilme’l-yakîn”den, “ayne’l-yakîn” mertebesine ulaşınca Hak tarafından o mü’minin kalbine öyle bir tecellî hasıl olur ki, o tecelliye “zevk” denilir.

    Kişinin îmanı ilme’l-yakîn mertebesinde iken bu “zevk”e ulaşmak mümkün değildir.

    “Sekînet”in, bu Atiyye-i Sübhaniyyenin elde edilmesine gelince;

    İmam-ı Rabbanî hazretlerinin “Mektubat”ında (5) beyan buyurdukları üzere; kişinin Hakk’a yaklaşmaşı ve ebedî kurtuluşa ermesi için mutlak süratte üç şeye ihtiyacı vardır: İlim, amel, ihlas…

    Bu üç kurtarıcıya kamil bir zatın rehberliğinde öyle sıkı sarılmak îcap eder ki, netice alınabilsin ve maksat hasıl olsun…

    Buharî’nin rivayet ettiği hadîs-i kudsîyi bir daha hatırlayalım:

    “Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğu Ebü Hureyre Radiyallahu anh’dan rivayet olunuyor:

    “Allah Teala buyurdu ki: Her kim benim velilerimden bir veliye düşmanlık ederse, şüphesiz ben ona harb ilan ederim.

    “Benim kulum, üzerine farz ettiğim şeyden daha sevgili hiç bir şey ile bana yaklaşamaz.

    “Bir de kulum nafileler ile bana yavaş yavaş, yaklaşa yaklaşa, nihayet öyle bir hale gelir ki, Ben onu severim.

    “Onu sevdiğim vakitte de, onun işitmesine vasıta olan kulağı, görmesine vasıta olan gözü, tutup yakalamasına vasıta olan eli, yürümesine vasıta olan ayağı, anlamasına vasıta olan kalbi, söylemesine vasıta olan dili olurum.

    Öyle olan kişi Ben’den bir şey isterse muhakkak veririm. Bana sığınırsa onu muhafaza eder, korurum.” (6)

    Buharî’nin metninde:

    Ölmeyi istemeyen, kendisine kötü muamele de bana hoş gelmeyen, halbuki hasbe’t-takdîr ölmemesine de çare olmayan mü’min kulumun rühunu kabz etmekteki tereddüdüm kadar işlediğim hiç bir şeyde tereddüd göstermedim” ziyadesi vardır.

    Tabiatiyle bütün bu çalışmaların sonunda Cenab-ı Hakk’ın kulunu sevmesi umulur. Muhabbetin menşei, kökü, aslı muhakkak, Hak canibindedir.

    Muhabbetten Muhammed oldu hasıl!..
    Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl?..

    Kulun Sünnet-i Seniyye’yi ihya neş’esi içinde hayatına devam etmesi, bu güzelliklere ulaşmak için zarurî ve elzem bulunmaktadır.

    Koca Sinan Paşa’nın dili ile Bayezid-i Bistamî hazretleri bakınız neler buyuruyor:

    Nitekim ol şeyeh-i alem Bayezid
    Nür-i çeşm-i rüy-i Adem Bayezid

    Nakl olunur kim demiş ashabına
    Ehl-i dilden bulunan ashabına

    Ben sanırdım bunca yıldır aşıkım
    Talibim yari, gönülden sadıkım

    Bu tamam oldu bana ahir ayan
    Aşık u talib o imiş bî-güman

    Ol muhibb imiş bana mahbub ben
    Talib Ol imiş beni, matlub ben

    Ol imiş cezb eyleyen beni bana
    Ol imiş hem komayan beni bana

    Şol gönül kim aşıkı Allah ola
    Dil değil ol, dü cihana şah ola

    Olmaya ol gönüle hergiz hicab
    Rüy-i ma'şuku göre ol bî-nikab (7)

    Bütün dünyada ma’nevî değerlerden kopan zamanımız insanlarının ne türlü felaketlere sürüklendikleri her gün gözlerimizin önündedir. Günlük hadiseler ve haberler bunun acı örnekleri ile doludur.

    Bu itibarla insanlığa doğruyu göstermek, yaşamak ve yaşatmak, en büyük hizmetler cümlesindendir.

    Ashab-ı Kiram radıyallahu anhüm ecmaîn hazeratı, Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) yüce huzurlarına vardıkları zaman, tüy kadar hafif, göklere uçacak kadar ma’nevî haz içinde bulunduklarını her zaman îtiraf ederek,

    Ya Rasulallah! Huzur-i alînizde böyle iken kendi özel hayatımıza döndüğümüz zaman yine eski durumumuz bize arız oluyor” dediklerinde,

    “Eğer o haliniz devam etse melekleri açıktan görür, onlarla müsafaha ederdiniz” buyururlardı.

    Başlangıçta kalbden kalbe akis yolu ile tadılabilen bu hal, veraset-i Peygamberîden hissesi bulunan “ehlullah”ın huzurunda da aynen hiss olunur.

    Yukarıda arz etmeğe çalıştığım sekînet ve benzeri halleri, usulünce iktisab edinceye kadar, ilim ve verasette kemalli zevatın yüksek huzurları ve vakit vakit ziyaretleri ile tatmak ne güzeldir!..

    Vardıkda pîr-i kamil’e, taş olsa dil yumşağ olur
    Fir’avn ise nefsin yakîn, karıncadan alçağ olur
    Oldunsa vakıf aczine, edna amel bir dağ olur
    Çürüklerin hep sağ olur, zehrin kamu bal yağ olur
    Dağlar yemişli bağ olur, cümle cihan bostan sana 
    (8)


    Dipnotlar:
    1. Fetih Suresi, ayet: 4 
    2. Hak Dini Kur’an Dili, c.6, s. 4408. 
    3. Tefsîr-i Rûhu’l-beyan, c. 9, s. 12. 
    4. Bakara Süresi, ayet: 260. 
    5. Mektübat, c. 1, s. 7. 
    6. İmam-ı Nevevî, Kırk Hadîs.
    7. Tazarru’name, s. 194. 
    8. Dîvan-ı Es’ad, Erbilli Şeyh Muhammed Es’ad Efendi.



dervişler (10) dervişân (31) dil (4) divân-ı ilhan (3) dişçi mehmed efendi (3) dr hulusi baybal (2) dua (2) edeb (2) ehlullah (9) habibullah (2) haremeyn (9) havf ve reca (2) hayatı (2) ilhan armutçuoğlu (20) ilticâ (2) imam gazali (4) insanı kamil (3) kabe-i muazzama (3) kabir taşı kitâbesi (6) kalb (7) kitâbe-i seng-i mezâr (7) Kur'an-ı Kerim (5) Medine-i Münevvere (5) muhabbet (2) muhabbeti rasulullah (4) muhabbetullah (2) muhammed es'ad erbîlî (3) musa topbaş (4) Muğla evliyâları (4) naat (2) namnam kasrı (13) osman nuri topbaş (2) Peygamber Efendimiz (s.a.v.) (4) ramazanoglu mahmud sami (13) rasulullah (3) seyri süluk (12) Sünnet-i seniyye (2) tasavvuf (31) zikrullah (4) şiirler (2)

← Back

Thank you for your response. ✨

Bize ulaşın:


← Back

Thank you for your response. ✨