ilhan armutcuoğlu hocaefendi

Gönül sultânlarına gönlümü verdim gitti..
Neyim varsa bezl ettim, akl ü idrâkim gitti..
Bir göz işâretinde saklıdır seyr u sükûn!..
Mürşîd-i asrı buldum, Yûnus’a döndüm gitti…
İlhan Armutcuoğlu

Hazîne

Son eklenenler...

  • silsile


    Es'ad ü ihvân-ı dîne sabrı öğretti Hudâ..
    Evliyânın çizgisinden etmedi Mevlâm cüdâ..
    Hazret-i Mahmud Sâmî asrının ber-cestesi..
    Sâhib-vefâdan haberdir Osman Veliy-yi Pür-hayâ...

  • Hayâtı

    Hayâtı


    Hak erenler mezhebinde bir ömür Yâ Hak dedim..
    Gündüzüm halk hizmetinde geceler Yâ Hak dedim..
    Nâm ü şâna meylim olmaz bir isimsiz dervişim!...
    Âkibet Namnam fakîri, bekçiyim Yâ Hak dedim!...

    Namnam Kasrında…

    SOYU, ÂİLESİ ve DOĞUMU

    Türkistân’dan , Buhâra’dan Muğla’nın Ula kazasına göç eden İlhan Efendi’nin âilesinden dedesi ve babası da İlhan Efendi gibi hocadırlar. İlhan Efendi, hocalar diyarı Buhâra’nın mânevi ikliminden gelen bir âilede, Muğla’nın Ula kazasında 1937 yılında dünyâya teşrif etmiştir. Ailesi Ula’da beldenin eşrâfındandır.

    Dedeleri Hacı Hâfız Ali Efendi hayâtı boyunca hiç mushafa bakarak Kur’ân-ı Kerim okumamıştır. Üzücü bir hâdise sonucu bütün mallarını kaybeden Hacı Hâfız Ali Efendi, yine eskiden olduğu gibi Ramazan’da terâvih namazlarını hatîmle kıldırmıştır. O dönemin Ula müftüsü Osman Efendi, İlhan Efendi’ye dedeleri için şöyle demiştir: “Dedenizin başına gelenler bizim başımıza gelseydi, namaz sûreleriyle bile namaz kıldıramazdık.”
    İlhan Efendi’nin dedesi Kur’ân’la o kadar hemdem olmuştur ki, nerede kaldığı tam olarak belirlenememesine rağmen, rûhunu Kur’ân okurken teslim etmiştir.

    Babaları Hacı Mehmet Ali Efendi, Muğla yöresinde ilk defa hâfız yetiştirmeye başlayan Kur’ân muâllimi, imâm-hatîptir. Ezanın Türkçe okunduğu ve tekrar Arapça olduğu dönemlerde müezzinlik yapan Hacı Hâfız Mehmet Ali Efendi, İlhan Efendinin ilk defa Arapça ezan duyduğu kişidir.

    İlhan Efendi’nin babaları vefât ettikten sonra babaları için yazdığı dörtlük Hacı Hâfız Mehmet Ali Efendi’yi daha iyi tanımlayacaktır.

    “Hâdim’ül Kur’ân oldum okuttum
    O ilk ezanı rûhumla tuttum
    Elifde safâ mimde vefâyı
    Fetrette buldum her dem okuttum”

    TAHSİL HAYÂTI

    Hâfızlığı

    1948-49 yıllarında Muğla’nın Ula kazasında ilkokuldan me’zun olan İlhan Efendi, Kur’ân muâllimi olan babalarının dizinin dibinde hâfızlığını yaparak tahsil hayâtına başlamıştır. 

    ÇALIŞMA HAYÂTI
             
    İmâm-hâtip okulunu bitirdikten sonra imâm olarak Marmaris’te görev yapan İlhan Efendi, askerliğinden sonra yüksek tahsiline devam ederken aynı zamanda imâmlık da yapmış, Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’nü bitirdikten sonra ise bir müddet il müftülüğü yapmıştır. Daha sonra vâizlik görevi de yapan İlhan Efendi 32 yıl resmî görev yaptıktan sonra 1992 yılında Diyânet Teşkilâtı’ndan emekli olmuştur.

    1966 yılında Muğla Müftüsü olarak atanan İlhan Efendi, kendisinden önceki dönemi fetret olarak tanımlar. Türkiye’de imâm-hatîp okulları açılmıştır. Sadece Tunceli ve Muğla’da imâm-hatîp okulu yoktur. Bu dönemde onun teşvîkleriyle Belediyeden imâm-hatîp okulu için 15 dönümlük yer alınır. İmâm-hatîp okulu, yurdu, câmîsi, müftülük binâsı, lojmanları için temel atılır. “Kişi inandığı nisbette hizmet eder.

    Bu milletin toparlanması, teşvîk edilmesi sanât gibidir.” sözlerini hayâtına düstûr edinen İlhan Efendi’nin çalışma hayâtını kendisinin anlattığı bir anekdotla noktalayalım:

    “Müftülük yaptığım dönemlerde sabahleyin evden çıkarım, sabah namazından en az bir saat evvel şoför evden alır, gece saat on ikilere kadar eve dönmezdim. Bu, böyle on gün, on beş gün kadar devam eder, gittiğimizde çocuklar uykudadır, geldiğimizde yine uykudadırlar. Günlerden bir gün eşim uyumamış, beklemiş. Baktım hüngür hüngür ağlıyor. Ne oldu dediğimde, on beş gündür çocukların baba yüzü görmediğini söyledi.”
    Başka türlü hizmeti, işleri yürütmenin mümkün olmadığını belirten İlhan Efendi, nefsinden fedâkarlık yaptıkça Cenâb-ı Hakk’ın ayrı bir neş’e, ayrı bir huzûr hâli verdiğini söylemiştir.

    Orta Öğrenim

    1952 yılında Türkiye’de ilk defa yedi ilde imâm-hatîp okulları açılmıştır. Bu yedi ilden Muğla’ya en yakın olanı Isparta’dır. Hâfızlığını tamamlamadığı için ilk dönem imâm-hatîp okuluna gidemeyen İlhan Efendi, hıfzını tamamlar tamamlamaz 1952-1953 öğretim yılında, Isparta İmâm-Hatîp Okulu’na başlamıştır. Türkiye’de ilk açılan imâm-hatîp okullarının ikinci me’zûnlarındandır. Yedi yıl imâm-hatîp okuduktan sonra 1959 yılında me’zûn olmuştur.

    O dönemde imâm-hatîp okulları, lise düzeyinde kabûl edilmediği için, tek ilâhiyât fakültesi olan Ankara İlâhiyât Fakültesi’ne gidememiştir. İmâm-hatîp okulu me’zûnlarının gidebileceği bir yüksekokul olmadığı için tahsil hayâtına bir müddet ara vermiştir.

    Edebiyâta ve Musikîye Olan İlgisi   
           
    Tasavvuf erbâbı olup da edebiyâtla ve musikîyle alâkası olmayan yoktur denilse abartılmamış olur.

    İlhan Efendi’nin edebiyat ve musikiyle olan alakası imâm-hatîp okulunda okuduğu dönemlere rastlar. Isparta’da imâm-hatîp okuluna devam ederken, ramazanlarda câmîlerde mukâbeleye devam eden İlhan Efendi’nin, arkadaşları ile berâber bir ilâhî grubu mevcuttu. Güzel ilâhî ve mevlîd-i şerîf okurlardı ve şiire de ilgileri vardı.

    İlhan Efendi’nin imâm-hatîp okulunda edebiyât derslerinden büyük haz aldığı, derslerin renkli geçtiğini ifâde etmesinden anlaşılmaktadır. Fuzûlîlerin, Bakîlerin, Nedimlerin okunduğu edebiyât derslerinde, Farsça’yı ve Arapça’yı iyi bilmeyen hocaları ile münâzaraları dahî, bize edebiyâta olan ilgisini gösterir. Mehmet Özkaynak isimli edebiyât hocalarının bu münâzaralarda celâllendiği bile olurdu. Daha sonra bir başka liseye tâyini çıkan edebiyat hocalarını görüp hatırını sorduklarında şöyle demişti: “Aman efendim talebe de siz imişsiniz, edebiyât dersi de sizde imiş.”
    Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi imâm-hatîp okulu talebeleri edebiyâta daha bir ilgili ve hassâs idiler. İlhan Efendi’nin hassâsiyeti, şarkıları dinlerken bile ağladığı göz önünde tutulursa daha iyi anlaşılacaktır.

    Yüksek Tahsili      
       
    İlhan Efendi’nin tahsiline bir süre ara vermesi esnâsında önce İstanbul’da daha sonra Konya’da olmak üzere Yüksek İslâm Enstitüleri açılmaya başlamıştır.

    İstanbul’da yapılan Konya İslâm Yüksek Enstitüsü sınavında, bir devrin ilim sahasına imzâsını atmış, eski Diyânet İşleri başkanlarından, uzun yıllar İstanbul Müftülüğü yapmış Ömer Nasûhî Bilmen Hoca Efendi, İlhan Efendi’den üç hadîs metni okumasını istemiştir. Okunan hadîsler karşısında Ömer Nasûhî Bilmen Hoca Efendi’nin, dişleri gözükecek kadar gülümsemesi güzel bir anekdottur.

    Sınavları kazandıktan sonra, Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’ne başlayan İlhan Efendi bu enstitünün de ilk me’zûnlarındandır.
    Yüksek İslaâm Enstitüsü’ne devam ederken de edebiyâta olan ilgisi artarak devam etti. Din Eğitimi Genel Müdürü ve aynı zamanda Konya İslâm Enstitüsü edebiyat hocası olan Kemal Edip Kürkçüoğlu Beyefendi için, “Bizi allak bullak eden O idi” ifâdesini kullanan İlhan Efendi bu hocalarından çok etkilenmiştir. “Sınıfa adımını atar atmaz edebî metin işlemeye başlar ve ağlayarak dersi bitirirdi.” ifâdesi haftada sadece iki saat dersi olan bir hocanın, gönülden olunca, talebelerini ne kadar etkileyebileceğine açık bir örnektir.

    Daha sonra edebiyat derslerinden alınan bu hocanın yerine bir başka hoca gelmiştir. İlhan Efendi bir gün bu yeni gelen hocanın karşısına çıkıp şöyle demiştir: “Edebiyât derslerinden tanıdığınız üzere bu enstitüde talebenizim. İlkokuldan sonra hâfız oldum, imâm-hatîp okuluna devam ettim. Elimden geldiği kadar ibâdetlerimi de yapıyorum, ama içimde bir boşluk var, onu dolduramıyorum.” Sözlerimi bitirir bitirmez hocanın elleri titremeye başladı: “Evlâdım desene açım, desene açım, desene açım” dedi ve tavsiyelerde bulundu. Bana tavsiye ettiği eser Miftâh-ül Kulûb adlı eserdir. Sonra bir menkîbe anlattı: “Senin gibi, birisi mürşîd arıyor imiş, gönlü de herkese yatmıyormuş; nereye gitsem, ne yapsam diye tereddütler içinde karar veremiyormuş. Bir gün kendi kendine “Sabahleyin evden çıktığımda karşıma ilk kim çıkarsa ona intisâb edeceğim” diye karar vermiş. Sabahleyin evden çıkmasıyla berâber, devrin büyük mürşîdlerinden birisi onu karşılamış ve “Gel evlâdım” demiş.”  Bu menkîbeyi anlatan hocam şu hikmetli sözü ilâve etti: “Tâlibin sîdkı, mürşîdi ayağına getirir.

    ASKERLİĞİ

    İmâm-hâtip okulundan me’zûn olduktan sonra gidebileceği bir fakülte olmayan İlhan Efendi bir müddet imâmlık yaptıktan sonra askerlik yaşı gelince 1960 yılında asker olmuştur. Kurs dönemini Ankara’da, Piyâde Yedek Subay Okulu’nda tamamlayan İlhan Efendi, kur’âlar çekildikten sonra askerliğine Kars’ta devam etmiştir.

    Resmî kıyafetlerle câmîye gittiği ve askerde kendisine “Hoca Teğmen” dendiğini, İlhan Efendi’nin kendi ifâdelerinden öğrenmekteyiz.
    1961 yılında terhis olan İlhan Efendi, bir müddet imâmlık yapmaya devam ettikten sonra Konya Yüksek İslâm Entitüsü’nün açılmasıyla yüksek tahsiline başlamıştır.

    1961 yılında evlenen İlhan Hocaefendi’nin bir oğlu ve beş kızı olmak üzere altı evlâdı olmuştur. Yüksek tahsilini evlendikten sonra yapan İlhan Hocamızın aynı zamanda çalışmış, okumuş ve evlilik hayâtını sürdürmüştür.

    İlhan Hocaefendi, 1992’den sonra Ula’nın Oyru Mahallesi’ne yerleşti. Hayır sahiplerinin katkılarıyla Otağ Mescidi ile dört katlı yatılı bir Kur’an Kursu inşa ettirdi.

    Vefatına kadar bir yandan bu kursun iaşe, ibate ve eğitim işleri ile meşgul olurken diğer yandan da manevi irşad hizmetlerini aralıksız sürdürdü.

    İlhan Armutçuoğlu Hocaefendi, hâfız, şâir, muhabbet ehli, basiret sahibi ve vakûr bir şahsiyet idi. Hoş sohbetti; konuşması, hitabeti, hal ve hareket tarzı ile muhatabın gönlüne tesir ederdi. Sohbetlerinde tilavetin yanı sıra şiir, kaside veya gazellere de yer verir, bunları kendine has bir üslup ve tavırla okurdu. Teslimiyet ve rıza ehli idi. Sabırlı idi. Edep, sanat ve zerâfet ehli idi. Nurlu ve mütebessim bir çehresi vardı. Misafirperverdi; misafirlerini iyi karşılar, iyi ağırlar ve iyi uğurlardı.

    İlhan Armutçuoğlu Hocaefendi, 5 Ağustos 2023 Cumartesi günü sabah 07.30 saatlerinde son yıllarını içinde yaşadığı Namnam Kasrı’nda Hakk’a vâsıl oldu.

    Muğla Merkez Kurşunlu Camii’nde ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından naşı Ula Oyru mahallesindeki Namnam Otağ Mescidi haziresine defnedildi. Muğla ve çevre illerden gelen yüzlerce dostu ve seveni cenazesine iştirak etti.

    Ruhu için bir Fatiha, üç ihlâs-ı şerîf…

    Kabir taşı kitâbesi

    Hüve’l Hallâku’l Bâkî

    Kur’an hâfızı ve hâmili bir er
    İlim ve irfan için etti sefer
    Kalbi tasfiye ve tezkiye için
    Hazret i Sâmî’ye oldu bir nefer…


    Ulalı Hâfız Mehmet Ali oğlu
    Fukarâ-i Nakşibendiyye Hâdimi
    Hâce İlhan Armutcuoğlu
    Rûhu için el Fâtiha
    1937-2023
    (1355-1445H)


  • Nebevî Aşkın Edebî Terennümleri

    İlhan ARMUTÇUOĞLU ile Mülâkat
    Yüzakı Dergisi, Sayı: 26, Nisan 2007.


    Yüzakı: Muhterem hocam, bu sayımızda Nisan ayına mühür vuran «kutlu doğum» münâsebetiyle dosya konusu olarak Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve şiir mevzuunu ele almayı düşündük. Sizin Peygamber -aleyhisselâm-’ın şiir dünyası ile yakın alâkanız dolayısıyla bu husûsu sizinle konuşmak istedik. İlk olarak O’nun şiire bakışından bahsedebilir miyiz? O’na göre şiir nasıl bir noktada bulunmaktadır?

    İlhan ARMUTÇUOĞLU: O’nun şiir hakkındaki tavrı, şiirin yöneldiği gâye ve hedefe bağlı bir durumdur. Eğer şiir bir irfan ve hikmet vâsıtası olarak kullanılıyor ve nefsânî arzulara değil de rûhanî iştiyaklara hitab ediyorsa bu açıdan teşvik edilmesi gereken bir san’attır. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem: “Bazı şiirler ne güzel hikmettir.” buyurur.

    Ancak şiir, edebden ve edebiyattan uzaklaştığı ve dinleyende kötü temâyüller meydana getirdiği takdirde Kur’ân tarafından ayıplanan bir uğraş hâline gelivermekte. Nitekim Şuarâ Sûresi’nde bu tür şiirler yazan şairlerden bahisle şöyle buyrulmuştur:
    “(Hak’tan uzak) şairler(e gelince), onlara da ancak sapkınlar uyar. Görmez misin, onlar her vâdide şaşkıncasına dolaşırlar ve yapmayacakları şeyleri söylerler?

    Ancak; îmân edip iyi işler yapan, Allâh’ı çok çok anan ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunan şairler başkadır…” (Şuarâ Sûresi, 224-227)

    Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu âyetin nüzûlünden sonra şiirle meşgûl olan sahabîlerine İslâm’ın şiir çerçevesini çizmiş ve şiirin Allah yolunda nasıl bir vesile olacağı sadedinde şöyle buyurmuşlardır:
    “Muhakkak ki mü’min canıyla, kılıcıyla ve diliyle cihad eder. Nefsim elinde olana yemin ederim ki sizlerin onlara söylediğiniz hicivler tıpkı oklar gibidir.” (Müsned, VI, 387)

    Yüzakı: Peki özel mânâda Peygamber Efendimiz’in şiirle alâkası nasıldır?

    İlhan ARMUTÇUOĞLU: Peygamber Efendimiz’in şiirle olan alâkası noktasında ilk akla gelen isim, Hassân bin Sâbit -radıyallâhu anh-’tır. Rasûl-i Ekrem Efendimiz onu şiir yoluyla müşrikleri hicvetmesi yolunda sürekli desteklemiştir. O şiir söylerken onu teşvik babında: “Kul yâ Hassân ve’r-Rûh meake: Söyle yâ Hassân; Cebrâil seninle.” buyurmuştur. Hattâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hassân bin Sâbit’e Ravza-i Mutahhara’da kürsü yaptırmıştır. Yani Peygamber’den sonra, Mescid-i Nebevî’de kürsü sahibi olan tek kişi, bir şairdir. Sadece bu hâdise bile bize Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in güzel ve etkili söze yani bilhassa şiire vermiş olduğu kıymeti göstermektedir.

    Ashâb-ı kirâmın hayatında şiir mühim bir yer tutuyordu. Uhud’da düşmanla karşı karşıya gelindiğinde, Hendek kazılırken, Mekke’ye umretu’l-kaza için girilirken Hassân bin Sâbit, Ka’b bin Mâlik ve diğer Peygamber şairlerinin mü’minleri coşturan şiirler söylediğini biliyoruz. Mûte şehidlerinden Abdullah bin Revâha -radıyallâhu anh- da Peygamber Efendimizin şairlerinden idi.

    Bu noktada ikinci hâdise olarak akla Kâ‘b bin Züheyr gelmektedir. Kâ‘b, hidayete ermeden önce yani müşrikken şiir yoluyla İslâm’a karşı mücadele ettiği için katline ferman verilmiş bir şairdir. Ancak sonradan hakîkati görmüş ve kendisine hidâyet nasip olmuştur. Hidâyete erdikten sonra da şiirlerini nebevî muhabbete hasretmiştir. Hattâ Bânet Suâd Kasîdesi’ni Peygamber Efendimiz’in huzûrunda okumuştur. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu şiirden o kadar memnun kalmıştır ki, “ve’l-afvu inde Rasûlillâhi me’mûlu” (Allah Rasûlü’nün katında affedileceğimi umuyorum) ifadesinin geçtiği beyte gelince üzerinden kendi hırkasını çıkararak ona hediye etmiştir.

    Hâsılı, şiir; gönle hitap ettiği ve hakîkî aşkı terennüm ettiği takdirde, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in tasvib ve teşvikini almış mukaddes bir meşgaledir.

    Hattâ O’nun teşvîk ve takdiri, yaşadığı zamana has değildir. Bu hakîkatin sonraki devirlerde de tecellîsini görmekteyiz. Bunun en bariz örneği İmam Bûsirî Hazretleri’nin Kasîde-i Bürde’sidir. Hikâyesi şöyledir:

    İmam Bûsirî Hazretleri ilk zaman devrin meliklerini, padişahlarını, devlet adamlarını medihle başlamış işe.

    Bir gün Şeyh Ebû’r-Recâ Hazretleri, önüne çıkmış:
    “Yâ Bûsirî, Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı rüyanda gördün mü?” diye sormuş. O da:
    “Görmedim.” demiş. Ondan sonra geçmiş-gitmiş. Bundan, o zaman Şeyh Ebû’r-Recâ Hazretleri’nin ona bir nazar ettiği, şairin kalbine bir ok attığı ifadesi anlaşılır.

    Daha sonra İmâm Bûsirî Hazretleri bir hastalığa tutulmuş. Ama henüz aşk vâdisinde değil… Tedâviler tesir etmiyor. Daha sonra Peygamber Efendimiz’i medhetme, O’nu anlatma niyetiyle Kasîde-i Bürde’ye başlamış. 161 beyit… Kasîdeyi bitirdiği gece Peygamber Efendimiz’i rüyâsında görmüş. O’nun huzûrunda kasîdeyi okumuş. Rivâyetlerde anlatıldığına göre İmâm-ı Bûsirî, Kasîde-i Bürde’yi okurken, Peygamber Efendimiz, meltemde tatlı tatlı sallanan ağaç dalları gibi hafifçe sağa sola sallanıyor imiş. Bir beytin ikinci mısrası aklına gelmemiş. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ikinci mısrayı tamamlamış.

    Kasîdenin bitmesinden sonra da Efendimiz rüyâda o felçli uzuvlarını mesh etmiş. O günün sabahında uyanmış, bir bakmış ki vücûdunda hastalık nâmına hiçbir şey yok, bütün ağrılar, sızılar kesilmiş. O gün sabah namazına giderken Şeyh Ebû’r-Recâ Hazretleri yine karşısına çıkmış:
    “–Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı methettiğin şiiri getir.” demiş ve şiirin ilk beytini okumuş.

    Bu hâdiseden sonra Kasîde-i Bürde’nin şifâ niyetine okunduğu vâkîdir. Ben de birkaç sefer hasta olan, felçli olan dostlarıma Kasîde-i Bürde’yi okudum. Onların Allâh’ın izniyle şifâ bulduğunu gördüm.
    Bu tesir Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya olan muhabbetin neticesidir.

    Yüzakı: Efendimiz’in şiirle olan irtibâtından, şiir yoluyla O’nun methine de temas etmiş oldunuz. Söz açılmışken na’tlar başta olmak üzere Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i anlatan nazım biçimleri hakkında neler söylemek istersiniz?

    İlhan ARMUTÇUOĞLU: Na’tlar, mevlidler ve hilyeler, Müslüman topluluklarda nebevî muhabbetin yaşatılabilmesi için fevkalâde önemli bir yere sahiptir. Yüzyıllardır ehl-i İslâm’ın kalbindeki Peygamber aşkı onlar vâsıtasıyla yaşatılagelmiştir. Özellikle bizim milletimiz bu husûsta mümtaz bir yere sahiptir. Nitekim Peygamber Efendimizle alâkalı bütün İslâm âleminde yazılagelmiş na’tları, şiirleri toplayın; göreceksiniz ki, bunların yüzde sekseni Türk milletinin şiirleridir. Bu, milletimizin nebevî muhabbeti ve O’nun sünnet-i seniyyesini ne derece kabullenip, benimsemiş olduğunun ifâdesidir.

    Hattâ bence; Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 küsûr yıl pâyidâr olmasının temelinde de Peygamber Efendimiz’e olan bağlılık ve muhabbet yatmaktadır.

    Türk milletinin, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan muhabbetinin bir diğer ifadesi de mevlid okuma geleneğidir. Bir doğum vâkî olur mevlid, ölüm vâkî olur mevlid, düğünlerde mevlid… Bu çok önemli. Her maslahatta mevlid okunmasına karşı çıkanlar, neye karşı çıktıklarının farkında olmalıdır. Mevzû çok önemli… Mevlid’de işlenen mevzû nedir, kim anlatılıyor, kim tarif ediliyor? Bu noktaya dikkat etmek gerekir. Nitekim bir şeyin şerefinin yüceliği, mevzuunun şerefinden kaynaklanır.

    Peygamber’e duyduğumuz muhabbetin terbiye ve edebimize ne derece sindiğini göstermesi açısından bir hâtıramı anlatmak istiyorum:
    Görevde bulunduğum yıllarda Tunus reîs-i cumhuru Burgiba hayattayken, oraya bütün İslâm âleminden mevlidhânlar, gazelhânlar davet edilir ve Peygamber Efendimiz’in doğumu münâsebetiyle bir hafta boyunca güzel neşîdeler, mevlidler okunurdu. Bir sene Diyanet İşleri Başkanlığı bizi üç kişi olarak gönderdi. Ben, Neyzen Ârif BİÇER ve Kocatepe Camii müezzinlerinden Süleyman ARABULAN…

    Diğer ülkelerden gelenler en az 10-15 kişilik gruplardı. Bizim okuma sıramız geldi. Biz okurken usûle çok riayet ettik; makamdan makama hoş geçişler, münferit okuyuşlar, özeller, müşterek ilâhîler falan… Tekbirle başlayıp salevatla bitirdik. O zaman bizim okuyuşumuz çok büyük alâka çekmişti.
    Ama ondan daha fazla takdir toplayan durum, bizim oturup kalkarken gösterdiğimiz edebli tavrımız oldu. Diğerleri okurken fis-kos konuşmalar oluyordu. Ancak biz başlayınca dilimizi bilmedikler hâlde kimseden çıt çıkmıyordu. Program ayrıca televizyondan da yayınlanıyordu. Bütün bunlar olup bittikten sonra oradaki sefirimiz (büyükelçi) bize gelip dedi ki: O mevlid günü mevlidden sonra telefonlarımız kilitlendi. Hattâ gazetenin birinde bir yazı yazılmış; şayet Müslüman Arap âlemi ile bir yakınlık istiyorsanız, böyle heyetler gönderin diye… O vesîleyle bize birer mükâfat da verdiler. Ama bu bizim şahsî tavrımızdan çok, bu milletin bir ferdi olarak aldığımız nebevî terbiyenin mahsûlüdür.

    Burada bir hâtıramı da nakledeyim:
    Bir Allah dostunun yanında bir şairden bahsederken “büyük şair” diyorlar. O da şöyle diyor: “Nerede büyük şair? Peygamber Efendimiz için iki-üç mısraı bile yok.” İşte bu çok önemli bir ölçüdür kanaâtimce.

    Yüzakı: Peki hocam, na’tlarda ortaya konan Hazret-i Peygamber vasıflarını ve buna bağlı vurguları biraz açabilir misiniz?

    İlhan ARMUTÇUOĞLU: Evvelâ îmânı ele alalım. Meselâ; Sûre-i İhlâs’ta Cenâb-ı Hak, kendisini tarif ediyor, vahdâniyetini: “De ki; Habîbim Allah birdir. Allah Samed’dir. Kendisi hiçbir şeye muhtâc değil, her şey, herkes O’na muhtâc. Bir anadan doğurulmuş, bir babadan yürümüş değildir. Kendisi ana değildir, kendisi baba değildir. Benzeri, gibisi de yoktur. Eşi-benzeri yoktur. Şerîki, nazîri yoktur.” Cenâb-ı Hak için böyle.

    Peygamber Efendimiz’e gelince: Peygamberler içerisinde de O’nun eşi yoktur. Buradan hareketle Şeyh Gâlib Dede şöyle diyor: «Sânî-i Hüdâ desem de câiz…» Bunun mânâsı hâşâ ikinci Allah değildir, Allah’tan sonra ikincidir. Yani Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- peygamber olarak tektir, ferttir, yegânedir.

    Rasûlullâh’a karşı nasıl bir edeb tavrı içinde bulunmamız gerektiği de na’tlarda işlenen bir konudur. Bu mevzû ile alâkalı ilk akla gelen na’t, Nâbî’nin meşhûr na’tıdır:

    Osmanlı paşalarının birisiyle birlikte hacca geliyorlar. Medine-i Münevvere hudutlarına girdikleri vakitte o paşa deve üzerinde kestirirken ayaklarını öne doğru uzatmış vaziyette. Devenin yönü de Mescid-i Nebevî’ye doğru. Peygamber Efendimiz’e olan yakınlık, bir îkaz mâhiyetinde:

    Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu,
    Nazargâh-ı İlâhî’dir makâm-ı Mustafâ’dır bu!..
    ….
    Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha,
    Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu!..

    Hâsılı bu milletin Peygamber Efendimiz’e olan muhabbeti, tabiî ki şiirlere en güzel mânâda aksetmiştir. Bu önemli bir keyfiyettir.

    Yüzakı: Bu mânâda dikkatinizi çeken başka örnekler var mı?

    İlhan ARMUTÇUOĞLU: Meselâ, Âdem -aleyhisselâm-’ın o yasak meyveye yaklaşması sûretiyle cennetten çıkarılması husûsunda Tâhiru’l-Konevî diye bir zâtın çok güzel bir dörtlüğü var. Aynı zamanda tefsir sahibi Elmalılı Hamdi YAZIR’ın da hocası imiş. Şöyle diyor:

    Gubâr-ı pâyine almam cihânı yâ Rasûlâllah
    Değişmem mûyine heft âsumânı yâ Rasûlâllah.
    Duyunca makdem-i teşrîfin Âdem sulb-i pâkinden
    Değişti habbeye bâğ-ı cinânı yâ Rasûlâllah

    “Cihanı Sen’in ayağına değen bir toz zerresine değişmem. Saçının bir tek teline yedi kat gökleri değişmem. Âdem -aleyhisselâm- kendi sulb-i pâkinden Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın geleceğini duyunca, bu işin de dünyada olacağını bilince cennet bağlarını, bahçelerini bir habbeye değişti.”
    Meselâ; Fuzûlî’den de aklıma gelen beyitler var:

    Pâre pâre dilimi rûh-i perîşânımda
    Ser-i kûyunda gezen her ite bir pâre fedâ

    “Yaralı gönlüm parça parça olsun da Yâ Rasûlâllah, Sen’in Medine-i Münevvere’nin köyünde olan köpeklerine fedâ olsun.”

    Öyle zaîf kıl tenimi firkatinde kim
    Vaslına mümkün ola yetürmek sabâ beni

    “Sen’in muhabbetinle, aşkınla, muhabbetinle öyle zayıflayayım ki, tül hâline geleyim. Bir sabah yeli şöyle bir essin, huzûruna getiriversin.”

    Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün
    Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gülzâre su

    Mehmed Âkif merhumun Necid Çöllerinde şiirinin son kısmı da -nazım şekli olarak tam bir na’t değilse de- muhtevâ ve seviye îtibâriyle zikre değer:

        –Yâ Nebî, şu hâlime bak!
    Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahrânın;
    Benim de rûhumu yaktıkça yaktı hicrânın!
    ….
    Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;
    Bu hasta rûhumu artık ayırma hâkinden!
    Nedir o meş’ale? Nûrun mu? Yâ Rasûlâllâh!..

    Es’ad Erbilî Hazretleri’nin şu beytiyle başlayan şiiri de ayrı bir güzelliğe sahiptir:
    Gönül nûr-i cemâlinden habîbim bir ziyâ ister…
    Gözüm hâk-i rehinden ey tabîbim tûtîyâ ister…

    Şunu da ifade etmek lâzımdır ki, eğer iltifât-ı Nebî olmasaydı bu kadar şuarâ, bu kadar güzel dîvanlar zuhur etmezdi. Bunlar Efendimiz’in teveccühlerinin semeresidir.

    Yüzakı: Bahsettiğiniz iltifâtın bilhassa şiir alanıyla alâkalı olmasının sebebi nedir?

    İlhan ARMUTÇUOĞLU: Çünkü şiirin tesiri normal bir sözün tesirinden daha fazladır. Her devirde, her zaman müessir olmuştur şiir. Mûsikî de onun tamamlayıcısı olarak kullanılmıştır. Bu iki san’atı evliyâullah hazerâtı sokaktaki insanı ihsan ve irfan dairesinin içerisine almak için bir mıknatıs olarak kullanmıştır. Çünkü gerek şiirde gerek mûsikîde câzibe yüksektir.

    Şiirin yanında mûsikî dedik. Mûsıkînin de tesiri inkâr edilemez. Ezân-ı Muhammedî. Meselâ; bizim tarihimizde yaşayan büyük müezzinler, ezân-ı Muhammedî okurlar. O zamanlar hoparlör filân yok. Ezân-ı Muhammedî’nin tesiriyle bülbül gelip evvelâ minarenin alemine konuyor. Ondan sonra hâfız efendinin omzuna gelip konuyor. Sonra da gelip başına konuyor. Onlara bile tesirli. Bütün mahlûkata tesirli.

    Ağaçlara tesirli. Meselâ: Meyve bahçesine güzel ilâhîler, neşîdeler okunduğu vakitte meyvenin bile bereketinin arttığı, çoğaldığı söyleniyor. Tesiri çok umumî, güzelin tesiri çok umumî. Gerek mûsikî olsun, gerek şiir, edebiyat olsun.

    Yüzakı: Hocam, siz de hissiyatlı bir şairsiniz. Şu sıralarda Peygamber Efendimiz’e yazmakta olduğunuz mısralar var mı?

    İlhan ARMUTÇUOĞLU: Efendim, gönlüme bugünlerde birkaç mısra düştü. Şimdilik şu iki kıt’a teşekkül etti:

    Su, süt ve şeraptan candır,
    Dördüncü ırmak baldandır.
    Yâ Rab, Muhammed eliyle,
    Cennette hepsinden kandır!

    Cennet-cehennemi, seçmem,
    Havz-ı Kevser’inden geçmem,
    Yâ Rasûlallah elinden,
    Olmazsa billâhi içmem!

    Yüzakı: Son olarak ilâve etmek istediğiniz bir husus var mı?

    İlhan ARMUTÇUOĞLU: Son olarak bu güzel hasbıhâli, Ali Ulvi KURUCU’nun şu beytiyle tamamlamak isterim:

    Bitmez güzelin vasfı ağaçlar kalem olsa
    Hilkat de bütün şi’r ile baştan başa dolsa!..

    Yüzakı: Hocam, bu zevkli hasbıhâl dolayısıyla teşekkür ederiz.

    İlhan ARMUTÇUOĞLU: Ben de gönül dolusu teşekkür eder, başarılar dilerim.



  • Üstâdım Hazretlerine

    İlhan Armutcuoğlu


    Şem’ine pervânedir bây ü gedâ her gâh senin!.
    Emr u fermân sende Şâhım el senin tuğrâ senin!.
    Muntazır teşrîfine her bir dili âgâh senin!.
    Emr u fermân sende Şâhım el senin tuğrâ senin…

    Dâim illellah dürür îmânımız, ezkârımız…
    Arş-ı Rahmân’dan gelübdür demdebem efkârımız…
    Hadden efzûn eşkimizdir her seherde kârımız…
    Emr u fermân sende Şâhım el senin tuğrâ senin…

    Ravza-i Pâk-i Nebî’ye ilticâ ettim bu şeb…
    Bâb-ı Sıddîk’a sarıldım sıdk ile bir kez bu şeb…
    Mâverâ-yı aşka düştüm zahm-i firkatten bu şeb…
    Emr u fermân sende Şâhım el senin tuğrâ senin…

    Hazret-i Kâ’b İbn-i Mâlik dâr-ı mihnet-bârına..
    Hâlimi arz’a mecâl yok her iki reftârına..
    Bir beşâret yok mu Hak’dan bende-i nâ-çârına?..
    Emr u fermân sende Şâhım el senin tuğrâ senin…

    Yek nazar bestir Efendim rahm et Allah aşkına!..
    Dest-i red urma, kerem kıl afv et Allah aşkına!..
    Zâr u giryânındır İlhan lûtf et Allah aşkına!..
    Emr u fermân sende Şâhım el senin tuğrâ senin…

    İlhan Armutcuoğlu



dervişler (10) dervişân (31) dil (4) divân-ı ilhan (3) dişçi mehmed efendi (3) dr hulusi baybal (2) dua (2) edeb (2) ehlullah (9) habibullah (2) haremeyn (9) havf ve reca (2) hayatı (2) ilhan armutçuoğlu (20) ilticâ (2) imam gazali (4) insanı kamil (3) kabe-i muazzama (3) kabir taşı kitâbesi (6) kalb (7) kitâbe-i seng-i mezâr (7) Kur'an-ı Kerim (5) Medine-i Münevvere (5) muhabbet (2) muhabbeti rasulullah (4) muhabbetullah (2) muhammed es'ad erbîlî (3) musa topbaş (4) Muğla evliyâları (4) naat (2) namnam kasrı (13) osman nuri topbaş (2) Peygamber Efendimiz (s.a.v.) (4) ramazanoglu mahmud sami (13) rasulullah (3) seyri süluk (12) Sünnet-i seniyye (2) tasavvuf (31) zikrullah (4) şiirler (2)

sefîne

← Back

Thank you for your response. ✨

Bize ulaşın:


← Back

Thank you for your response. ✨