ilhan armutcuoğlu hocaefendi

Gönül sultânlarına gönlümü verdim gitti..
Neyim varsa bezl ettim, akl ü idrâkim gitti..
Bir göz işâretinde saklıdır seyr u sükûn!..
Mürşîd-i asrı buldum, Yûnus’a döndüm gitti…
İlhan Armutcuoğlu

Hazîne

Son eklenenler...

  • Bedevinin Gördüğü Nurlar

    İlhan Armutcuoğlu
    Altınoluk Dergisi, 336. sayı, Şubat 2014.


    Efendim bendeniz, ilk haccıma karayolundan 1965 yılında gittim. O zaman yüksek islam enstitüsünde talebeydim. Yine altmışlı yıllarda hacca gittiğimin birinde hac mevsimi bitti. Kabe-i Muazzama’nın huzurunda, Altınoluk’un karşısında yatsı namazlarını kıldık, Sami Efendi ve Musa Efendi Hazretleri ön safta, bizler de arka safta oturuyoruz. Kabe-i Muazzama’nın tam tepesine ay dikilmiş vaziyette. Çok güzel bir mehtap var.

    Bab’us Suud tarafından şöyle cemaati yararak bir bedevi geliyor. Acelesi var hızlı hızlı geliyor. Birden durdu. Yani frene bastı. Tam Kabe’nin tepesindeki aya bakıyor, Kabe’ye bakıyor bir de Sami Efendi Hazretlerine bakıyor. Üç noktaya, yani aya, Kabe’ye ve Sami Efendimize bakıyor. Bize on metre kadar bir mesafede. Başladı ağlamaya. Bu üç merkeze bakış bayağı devam etti. Geldi, usta bir yüzücünün denize atlaması gibi, Sami Efendi Hazretlerinin kucağına attı kendisini. Başını onun dizine koydu, Üstadımızın dizini ıslatıncaya kadar ağladı. Yalnız hiç kelam yok. Ne ondan ses var, ne üstadımızdan ses var. Belki beş dakika olmadıysa da, üç dakika başını üstadımızın dizinden kaldırmadı. Nihayet üstadımız sırtını bir okşadı, sıvazladı. Başını kaldırdı ve fevkalade bir dikkatle üstadımızın yüzüne baktı. Sonra kalktı zemzem kuyusuna doğru gidiyor ama yine arada durup durup üç noktaya bakıyor. Öyle ağlaya ağlaya gitti.

    Biz kendisine soramazdık ama yakınlarına sorduk; ‘Neden bu kişi, acaba üç noktaya baktı?’ Dediler ki; ayın nurunu gördü, Kabe’nin nurunu gördü, evliyanın nurunu gördü.”


    Ramazanoğlu Mahmud Sami hz.


    Yağda Yumurta

    Bendeniz, hele yağda kızartılmış, yumurta yediğim vakit müthiş sancı yapar. Şöyle bir lokma yumurta yiyeyim o gün akşama kadar sancı kıvrandırır.

    Kabe’de Suud Kapısından çıkınca ileriye doğru Fındık Kâki diye bir otel var. Bir gün rahmetli Doktor Baybal abiyle beraber ikimizi yemeğe aldılar. Bir umre kazasında vefat eden, Demirci Vahdettin Efendi diye bir abimiz vardı, o da aşçı başı. Sofrada hemen Sami Efendimizin sağına düştüm. Çorba yapmışlar. En genç bendeniz olduğum için en çok çorbayı bana koydular. Sami Efendimiz çorbasından çok az yediler ve geri kalanı olduğu gibi benim tabağıma boşalttılar. Ben de yedim. İkinci olarak yağda kızartılmış yumurta getirdiler. Yine en çok benim tabağıma koydular. Sami Efendimiz yumurtasından birkaç lokma aldıktan sonra olduğu gibi kendi yumurtasını bana verdi. Yani fazla fazla iki porsiyon oldu. Tabii üstadımızın sofrası ‘var bunda bir hikmet’ diye, o yumurtayı adam akıllı bitirdim, sünnetledim. Ömür hayatımda ilk defa o yumurta bana dokunmadı. O zamandan beri de artık bana yumurta dokunmaz oldu. Bir beyit var: Ehli dil hâ’ra nazar eylese gülzâr açılır. Yani gönül ehli nazar eylerse eşya kabiliyet değiştiriyor.

    Sami Efendinin Gözyaşları

    Bir gün İstanbul’da Musa Efendi Hazretlerinin köşkünde sohbet var. Sami Efendi Hazretleri hayatta. Sohbet öğle namazı ardından başladı, akşam namazına kadar devam etti. Arada bir ikindi namazı kıldık. Bir aşır bir sohbet, bir aşır bir sohbet devam ediyor. Akşama yakın sohbet bitti. Fakire oku dediler. Kim dedi hatırlamıyorum. Ama sadece oku dediler, aşır oku demediler. Sami Efendimize yakın bir yerde oturuyordum. Esad Efendimizden bir gazel okudum. Bu gazeli tefsir sahibi Hamdi Yazır Hocaefendi, her beytin üzerine üçer mısra eklemek suretiyle, tahmis etmiş. Gazelin aslı şöyle başlıyor,


    Leblerin söyler civanım, gonca-i rânâ nedir.
    Gözlerin eyler işaret nergis-i şehlâ nedir”

    Üzerinde üç mısra tahmisle şöyle okuyama başladım.


    “Lâhe lî tayfün sera fi’l-kevni min tilkâi bedir
    Aşk ez ceybem girift u güft ya haza edir
    Sormam artık pire sâki gaye-i mana nedir


    Leblerin söyler civanım, gonca-i rânâ nedir
    Gözlerin eyler işaret nergis-i şehlâ nedir”

    Şöyle bitiyor;
    “Gam değilmiş Hamdi, olmak seyr-i gülşenden cüdâ
    Neşve var yâdında derler gül feda, bülbül feda
    Şimdi Şeyh-i asırdan duydum şu yolda bir nida


    Dergeh-i pir-i muğanda hâk-i pay ol Es’adâ !
    Ol zaman idrak edersin rütbe-i bâlâ nedir”.

    Bunu okumaya başlayınca fakir, Sami Efendinin Hazretlerinin gözyaşları akmaya başladı. Evliya­ullahın büyüklerinin gözyaşları nadiren görülür. Mü­barek sakalının iki yanından gözyaşları böyle akıyor. Üzerlerinde kahverengi bir pardesü vardı ona da inci gibi dökülüyor. Cenabı Allah fakire okuma gücü verdi de sonuna kadar okudum, bitirdim.

    Sohbet bitti, Sami Efendi Hazretleri kalkmak için şöyle bir yüklendiler, kalkamadılar. Sonra bir daha yüklendi, yine kalkamadılar. Hemen kardeşlerden birisi yardım etti ve kalktılar. O gün meclisten Sami Efendimizin gidişini hiç unutamam. Evliyanın sekri hiçbir şeye benzemez. Hala gözümün önündedir, unutamam.

    Rüyayı Anlatma

    İlk vazifemi Dişçi Hocaefendi abimizden almıştım. Burada çok önemli bir hadise anlatayım. Turuku Aliyede ilk daireye girdiği günlerde dervişe manevi lezzeti bir tattırırlar. O safayı bir verirler. Ondan sonra da o kendisinden alınır. Bu da bir tasarruftur. O neşeler, o feyizler, o gözyaşları kendisinden alınır. Benlik çukuruna düşmesin diye.

    O günlerde çok acayip, enteresan rüyalar görür idim. İstanbul’a ilk defa Sami Efendimizi ziyarete gidiyoruz. O Erenköy’deki Güllü Köşk’e kabul ettiler. Hal hatırdan sonra dersimi sordular. ‘Evladım gördüğümüz rüyaları başkalarına anlatmayalım’ buyurdular. İlk tavsiyesi budur fakire. Ve şu ayeti kerimeyi okudular: “Kâle yâ buneyye lâ taksus ru’yâke alâ ihvetike fe yekîdû leke keydâ(keyden), inneş şeytâne lil insâni aduvvun mubîn (mubînun)” (Yusuf suresi, 5) (Babası, şöyle dedi: “Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma. Yoksa, sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”)

    Bu günlerde gördüğüm rüyaları rahmetli Baybal Abiye anlatırdım. Efendimizin o ikazından sonra artık anlatmadım. Rüya herkese söylenmez. Rüya tabirini bilene söylenir. Bir de sizi seven kişi olacak o. Eğer başka türlü tefsir ederse öyle cereyan eder. Onun için anlatacağınız kişi hem rüya ilmini bilecek hem de sizi sevecek.

    Kuşlar Bile Zikre İştirak Etti

    Bursa’da Ulu Cami’ye yakın Sahiller diye bir kardeşimizin evindeyiz. Dairesi beşinci katta. Sami Efendimizde artık yavaş yavaş ihtiyarlık durumları gözüküyordu. Kat aralarında sahanlıkta biraz dura dura çıktılar. Biz de peşi sıra çıktık. Sohbette yine Sami Efendimizin hemen soluna düştüm. Bir aşır bir sohbet, bir aşır bir sohbet yapıyoruz. Sure-i Vakıa’yı o sohbette üç bölümde okudum.

    Musa Efendi Hazretleri tam karşımda oturuyorlardı. Evde bir bülbül ya da kanarya varmış. Fakir ayeti kerimeye başlıyorum, bülbül başlıyor şakımaya. Ayet sonlarında duruyorum o da duruyor. Okumaya başlıyorum o da başlıyor. Neyse okudum bitirdim. Sami Efendi Hazretleri bütün vücuduyla böyle bana tamamen döndü. Sadece başıyla değil:

    Allah senden razı olsun. Kuşları bile zikre iştirak ettirdin.” buyurdular.

    Sohbet bitti ayrıldık. Bu hadiseden sonra Musa Efendimiz ne zaman bir aşr-ı şerif okutacak olsa fakire hemen şunu ilave ederdi; “Oku ama! Orada okuduğun gibi oku!” Fakire bunu bir ömür söylemiştir.



  • Yaşatmak Öldürmemek

    İlhan Armutcuoglu
    Altınoluk Dergisi, 301. sayı, Mart 2011.


    Şeyhu’l-Ekber Muhyiddîn Arabî Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinde şöyle bir ibâreye yer vermiş:

    İnne aslaha’d-düvel ba’de’s-sahâbe Eddevletü ‘l-Osmâniyye, felâ inkırâza’d-devle ilâ zuhûri’l-hatmi ve’l-kıyâm..

    Peygamber Efendimizin yetiştirdiği Ashâbın kurduğu Devletten (Hulefâ-i Râşidîn devri) sonra en muhkem Devlet, Osmanlı Devletidir. Devletin yıkılması söz konusu değildir, birilerinin zuhûruna kadar.. Veyâ yıkılmaz, Kıyamete kadar devâm eder..

    Câlib-i dikkat olan pek mühim hususlar var. Yukarıda arz ettiğim ibâreyi İstanbul Yıldız Câmiinde de görmüştüm.

    Muhyiddîn Arabî Hazretleri bir defa Osmanlı dönemini görmemiş, Selçukîler devrinde yaşamıştır, bilindiği gibi peygamberlerde mu’cizeler, evliyâullahta da kerâmetler vardır, bu beyân bir defa kerâmet eseridir.

    Özellikle Büyük Hâkân Abdülhamid Handan sonra ârızalar kendini göstermeğe başlamıştır.

    “Yekûlûne bi elsinetihim mâ leyse fî kulûbihim“ (Sûre-i Feth 11. âyet) bu âyet-i kerîmeye istinâden, dilleri ile söylerler, fakat kalblerinde bir şey yok. Ya’ni îman yok, İslâm yok..

    İşte münâfık.. ta’rîfi bu.

    Son Padişâh Vahdeddîn Hân’a kadar padişahlarımızın hepsi sağlam.. Ama yürütmedeki ârızalar bir asırdan beri bizleri nerelere getirdi. Bu günlerimize de binlerce şükür..

    Gözlerim uyur, kalbim uyumaz buyurdu Nebî!..
    Ölü kalblerden kurtar yâ Rabbî bi hakk-ı Nebî!..
    Bunca cinâyet, isyân, hıyânet, mes’ûlleri kim?!..
    Gerçeğe döndür mazlûm Milleti hâtır-ı Nebî!..

    Selçukluların beyliklere ayrılmasından sonra Büyük Velî Şeyh Edebâlî Hazretleri bütün beylikleri dolaşmış, Söğütte karar kılmıştır. Ya’nî adam aramış, kabiliyet aramış, orada bulmuş, orada karar kılmıştır. Osman Gâzîlerden, Orhan Gâzîlerden itibâren adam yetiştirmeğe oradan başlamıştır. Bir aşîretten altı asır devâm edecek bir İmparatorluğa…

    Osmanlının Asr-ı Saâdetten sonra lâyıkı ile tatbîk edilen, yaşanan özellikleri ne idi derseniz:

    Farzların, vâciblerin, sünnetlerin (Padişahlar başta olmak üzere bütün devlet erkânını n ve Müslüman halkın) icrâsı, yaşanmasıdır.

    Bunlar yaşandığı zaman ne olur, yaşanmadığı zaman ne olur derseniz, tarih bunun en belirgin örnekleri ile doludur. Müsbetleri ile menfileri ile..

    Hazret-i Mevlânâ (k.s.) Hazretleri, kabiliyetsiz ile uğraşmak kubbe üzerinde ceviz durdurmağa benzer buyuruyor.

    Kabiliyyetsiz kim ve kimler?..

    Nikâhtan mahrûm, haramlarla beslenmiş, müsbet eğitimden mahrûm.

    Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri İstanbulu fethettiği zaman gayr-i müslimlerin hepsini dinlerini yaşamakta serbest bırakmıştır. İslâmiyyet yaşanarak gösterilmiştir. Kabûl eden etmiş, etmeyenler bildiklerine gayet rahat bir şekilde devam etmişlerdir. Dinde zorlama yoktur. Yakın tarihlere kadar Anadolu insanının dinlerini yaşamak husûsunda çekmediği kalmamıştır.. Kısmen yaşayanlardan biri de bendeniz..

    Nikâh dînî bir hâdisedir. Yüce Allahın emri (c.c.) Peygamber Efendimizin kavli (s.a.v.), Hanefîlere göre İmâm-ı A’zam (r.a.) Hazretlerinin ictihâdı, tarafeynin rızâsı, asgarî iki şâhidin şehâdeti ve mehir tesmiyesi. Ortalığı saran gayr-i meşrû birliktelikler, bu milletin evlâdını nerelere sürüklemiştir!..

    İslâm Dîninde helâl haram kavramları çok önemlidir.

    Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) efendimiz kölesinin getirdiği bir yiyeceği nereden kazandığını sormadan yemiş, yedikten sonra sormuş. Her zaman sorarmış, o gün sormayı unutmuş. Dînî ölçülere göre kölelerin kazançları ağalarına helâldır. (Şunu da ifâde edeyim ki dünyâ tarihinde ilk defâ köleliğe çâre bulan İslâmdır.)

    – Efendim, İslâmdan önce devr-i câhiliyye âdetlerine göre bir düğünde şarkı, türkü söylemiştim, alacağım kalmıştı, bugün onu verdiler, onunla aldım deyince, hemen Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) yediğini kusmuş ve buyurmuş ki,

    – Harâm tabiatları bozar, karakterleri değiştirir!..

    Harâm-zâdeler ortalığı sarınca yaşananlar meydanda!..

    Osmanlının en ileri ma’nâda icrââtı, faydalı, müsbet ilimde olmuştur. Her bir padişâhı bir mürşid-i kâmil yetiştirmiştir. Osmanlı medreseleri, dergâh-ı şerifler başlı başına mükemmel insan yetiştirme müesseseleridir.

    Hemen Yavuz Sultan Selim Hân Hazretlerinin bir beytini hatırlayalım:

    Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru gavgâ imiş!..
    Bir velîye bende olmak cümleden evlâ imiş!..

    Akşemseddîn Hazretlerini, Sultân Fâtihin yetiştirilmesini ve İstanbulun fethini hatırlayalım..

    Osmanlı Saraylarındaki “Enderûn” bölümlerini hatırlayalım. En güçlü hocalar tarafından en zekî, gençlerimize en ileri ma’nâda eğitim verilen bölümler.. Şehzâdeler, büyük askerler, büyük müfessirler, büyük şâirler, bestekârlar, ses ve makamları ile büyük hâfızlar… oradan yetişmişlerdir..

    Osmanlı gitti, dünyânın çivisi yerinden çıktı..

    Ey Ortadoğu!.. Mazlûm Milletler!.. hâlinizden memnûn musunuz!..

    Memleketimiz ile ilgili eksen kaymaları sözleri çok konuşulur oldu. İnşâallah eksen yerine oturacak, insanlık yeniden huzûr bulacak!.. Dünyâ insanı, yanlışları yaşayarak gördü. Zulmün de bir sonu var..

    Şeyhu’l-ekber Muhyiddîn-Arabî Hazretlerinin sözlerine yeniden dönersek, istikbâlin gelecek nesillerde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

    Yüce Mevlâmız Mâide sûresi 32. âyetinde buyuruyorki:

    Kim bir canı bir can mukabilinde veyâ yer yüzünde bir fesat çıkarmaktan dolayı olmayarak öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış, diriltmiş gibi olur.”

    Maddî varlığımız, yaşama hakkımız elbette çok önemlidir. Rûh sağlığımız, ma’nevî hayatımız ise her şeyden önemlidir.

    Osmanlının son zamanlarından i’tibâren yakın tarihimize kadar yaşadıklarımızı Yüce Allahımız biliyor, bizden evvelki nesil çok daha iyi biliyor.

    Yeter cehennem ilâhî yaratma bir de tamû!..
    Esirge her ikisinden Nihâd-ı ma’sûmu…

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve onun ashâbı öldürmemiş, yaşatmıştır. Tarih boyunca büyük ecdâdımız öldürmemiş yaşatmıştır. Yüce Dînimizin emirlerini yaşamak ve yaşatmak… Şimdi sıra bizdedir.



  • rûhum sana lebbeyk eder


    Nim nigâhın mestiyim rûhum sana lebbeyk eder,
    Hak bilir kim, bir değil, bin cân ile lebbeyk eder…
    Gönlümü tarâc edelden, Yâ Muhammed Mustafa,
    Kande olsan, kande olsam hâsılı lebbeyk eder…


  • dervişân


    Satırda gördüm, sadırda gördüm…
    Sadırdakini bambaşka gördüm!..
    Satır ve sadır o ikisine de,
    Sahip olanı bir daha gördüm!..


dervişler (10) dervişân (31) dil (4) divân-ı ilhan (3) dişçi mehmed efendi (3) dr hulusi baybal (2) dua (2) edeb (2) ehlullah (9) habibullah (2) haremeyn (9) havf ve reca (2) hayatı (2) ilhan armutçuoğlu (20) ilticâ (2) imam gazali (4) insanı kamil (3) kabe-i muazzama (3) kabir taşı kitâbesi (6) kalb (7) kitâbe-i seng-i mezâr (7) Kur'an-ı Kerim (5) Medine-i Münevvere (5) muhabbet (2) muhabbeti rasulullah (4) muhabbetullah (2) muhammed es'ad erbîlî (3) musa topbaş (4) Muğla evliyâları (4) naat (2) namnam kasrı (13) osman nuri topbaş (2) Peygamber Efendimiz (s.a.v.) (4) ramazanoglu mahmud sami (13) rasulullah (3) seyri süluk (12) Sünnet-i seniyye (2) tasavvuf (31) zikrullah (4) şiirler (2)

sefîne

← Back

Thank you for your response. ✨

Bize ulaşın:


← Back

Thank you for your response. ✨