Bir gün Medine-i Münevvere’de oturuyoruz. Saatçi Osman Efendi vardı. İlim deryasıydı. Fakir Medine-i Münevvere’de iken ya Mescid-i Nebi’de ya da onun evinde olurdum.
Bir gün kendisine “Zikri kesîr nasıl olur?” diye soruldu.
Buyurdu ki; “Hani karpuz keserken ikiye böldüğümüz sırada bıçak biraz kayıverir ve yarının yarısı biraz eksikçe yarının yarısı biraz fazlaca olur. 24 saatin yarısından biraz fazlasında Allah’ı unutmazsa zikr-i kesîrin tabanına ulaşmıştır. O kişi zikr-i kesîr yapıyor demektir. Ama 24 saatin tamamında Allah’tan gafil olmuyor ise işte o kişi zikrin tavanına ulaşmıştır.”
Ömer Sami Hıdır, Abdullah Mesud Hıdır Yüzakı Dergisi, Eylül 2023.
5 Ağustos 2023 Cumartesi günüydü. 86 yıllık bir hayata on ömür sığdırmış gibi dopdolu hatıralarla, hizmetlerle, gayretlerle, îman ve aşk dağarcığıyla sonsuzluğa doğru kanat açtı.
Osmanlı kültürüyle yetişmişti. Vakur bir şahsiyetti. Hâfız-ı Kur’ân’dı. Ârif bir şairdi. Emekli müftüydü. Hepsinin ötesinde güzel bir gönül insanıydı, sohbet ve muhabbet ehliydi. Bağrı daima aşk-ı ilâhîyle yanardı.
O, bizim İlhan ARMUTÇUOĞLU hocamızdı, hem de dedemizdi.
Çocukluğumuz onun kanatları altında geçti. Bildiklerimizin temel harmanı hep onun kanatları altında gerçekleşti.
İlâhî aşkı terennüm eden bülbül dilinin her daim bize açık olan o şefkatli kanatları, şimdi sonsuz yolculuğa açıldı:
Aşk ile uçtu gitti.
Zaten aşkı tarif ederken;
“–Aşk, mâlum Arapçadır ve; ع ش ق harfleri ile yazılır. Buna binaen gerçek âşık olmak için; ع Ayn’ın ağzında ezilip, çiğnenmek, ش Şın’ın testeresinde biçilmek ve ق Kāf’ın karnında yoğrulmak gerekir.
Ömrü boyunca bu merhalelerden geçmeyen kimse, âşık olduğunu ispat edemez.” derdi.
Dediği gibi de yaşadı ve böyle bir aşk ile uçtu gitti.
Gerek dostlarını ziyaret, gerekse ihvan kardeşleri ile sohbet ve hasbihâl gayesi ile seyahatlerde bulunur ve bu seyahatlerden büyük bir huzur duyardı. İhtiyarlık deminde bu seyahatlerin hasretini dile getirirdi:
“–Gençliğimizde daha fazla yolculuk yapardık. «Yollar hiç bitmese!» derdik. Çünkü her gittiğimiz yerde; sadece Allah için sevdiğimiz kardeşler ile bir araya gelir, faydalı mevzuları konuşur, sohbet ve zikirler yapardık.”
Şimdi işte böyle hasret ile ebedî vuslatın gerçek seyahatine çıktı, aşk ile uçtu gitti. Hâsılı hepimizin şahidlik ettiği güzel bir yaşayış ile;
Hak erenler mezhebinde bir ömür yâ Hak dedim… Gündüzüm halk hizmetinde giceler yâ Hak dedim… Nâm ü şâna meylim olmaz bir isimsiz dervişim!.. Âkıbet Namnam fakîri, bekçiyim yâ Hak dedim!..
diyerek, aşk ile uçtu gitti.
Mübârek rûhu için üç İhlâs-ı şerif ve bir Fâtihâ-i şerîfe.
Hak erenler mezhebinde bir ömür Yâ Hak dedim.. Gündüzüm halk hizmetinde geceler Yâ Hak dedim.. Nâm ü şâna meylim olmaz bir isimsiz dervişim!... Âkibet Namnam fakîri, bekçiyim Yâ Hak dedim!...
Allah için kurulan kardeşliklerin ne derece kuvvetli gönül bağı oluşturduğunu gösteren bir başka hatırayı da muhtelif şehirlerde dînî hizmetlerde bulunmuş, aşk insanı, şâir ve emekli müftü olan İlhan Armutçuoğlu ağabey şöyle anlatmıştı:
Diyanette görevli iken Van taraflarına gezici vâiz olarak gitmiştik. Orada vazife yaparken, acaba “Altın Silsile”mizin son halkalarını teşkil eden Tâhâ’l-Hakkârî (k.s) hazretlerinin ahfâdından (torunlarından) kimler var? diye gönlüme düştü. Oranın yerlilerinden sordum soruşturdum. Eczacı Muzaffer Bey adında bir zattan bahsedildi. Araştırıp buldum. Ziyaretine gittim.
Hoş sohbet, kibar, zarif beyefendi bir insandı. Görüşüp tanıştık. Dedelerinden, yetiştirdiği talebelerden bahsettik. Ziyaretimizden memnun kaldığını söyledi. Yanından ayrılırken; “- Selamlarınızı götürebilir miyim?” dedim. “- Çok memnun olurum” diye cevap verdi.
İstanbul’a geldiğimde Sami Efendi Hazretlerini ziyarete gittim. Van’da ikamet eden Eczacı Muzaffer Bey’in selamlarını tebliğ ettim. Nasıl arayıp bulduğumu ve tanışmamızı anlattım. Pür dikkat dinleyen Efendimizin mübarek yüzleri pırıl pırıl , gözleri ışıl ışıl oluverdi. Çok duygulandıkları mübarek simalarından belli idi. Memnuniyet ve sevincini şu hadis-i şerifi okuyarak ızhar etmişlerdi.
“Eddâllü ale’l-hayri kefâılihi = Bir hayra delâlet eden o hayrı yapmış gibi sevap alır” buyurdular. Bunu üç defa tekrar ettiler.
Sonra, “Rabbimiz bu hadis-i şerifin sırrına mazhar buyursun” duasında bulundular.
Üsve-i Hasene, Altınoluk Dergisi, 209. sayı, Temmuz 2003.
Sünnet-i seniyye üzere yaşamanın mühim olduğuna işaret eden bir başka hâtırayı yine İlhan Armutçuoğlu ağabeyden dinlemiştim. Şöyle anlatmıştı:
“Eski Müftilerden merhum İrfan Ceylan bey vardı. 1964 yılında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’nde talebe iken, son sınıfa geldiğinde sakal bırakmıştı. Okul idaresi sakal bırakmanın diğer talebeler arasında yayılmasından endişe ederek kestirmesini istedi. O da sakalın sünnet olduğunu söyleyerek kesmeyeceğini söyledi.
Talebeler arasında bu iş biraz büyüdü. İdareciler sakalın kesilmesi için ısrar ediyor. İrfan bey kardeşimiz kesmemek için diretiyor. Biz talebeler ikilemde kaldık. Ne yapacağımızı, nasıl hareket edeceğimizi bilemedik.
Okulda oluşan soğuk ortamın dağılması için İrfan bey’le birlikte ikimiz İstanbul’a geldik. Erenköy’de Sâmi Efendi hazretlerini ziyaret ettik. Huzurlarına kabul edildiğimizde durumu kendilerine anlatıp, arz eyledik. O büyük Allah dostu sünnetin ehemmiyeti ile ilgili güzel bir menkıbe anlatarak bizi irşad ettiler.
Peşinden de:
“– Sünnet mühimdir… Sünnet mühimdir…” dediler.
Sonra sözlerine devam ederek: “Bizim de vaktiyle diplomamız vardı. Biz rafa kaldırdık. Asıl olan kulluktur” buyurarak unutulmayacak asıl gerçeği bizlere hatırlattılar.
Gönlümüz huzur içerisinde Konya’ya döndük. Okula geldiğimizde idarecilerimizin davranışlarında büyük bir değişim gördük. Bir gizli el sanki onların kalblerini yumuşatmıştı. Önceden bizlere kızan hocalarımız, şimdi yol gösterir tarzda hareket ederek dediler ki:
“Belli ki siz kestirmeyeceksiniz. Bâri bir doktordan, cildi hassastır, cild rahatsızlığı vardır” şeklinde bir rapor alıp getirin.
Biz de cildiye mütehassısı bir doktordan rapor alıp getirdik. İdareye verdik ve sakalı kestirmekten kurtardık.
Allah dostları zarif, duygulu, edeb timsali zatlardır. Çevrelerinde bu güzel vasıflarıyla tebarüz ederler. Sevenlerini de o güzel ahlakla, ince edeble yetiştirmeğe çalışırlar. Onların her hal ve hareketleri, sevenleri için bir ibret dersi olur.
Üsve-i Hasene, Altınoluk Dergisi, 209. sayı, Temmuz 2003.
İlahiyat Fakültesi’nin farklı bölümlerinde yüksek lisans-doktora yapan bir arkadaş grubu ile Emekli Müftü İlhan Armutçuoğlu Hocaefendi‘yi bir ziyaretimiz olmuştu.
Bizlere “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Bir arkadaşımız “Ben Hadis’de yüksek lisans yapıyorum” dedi.
Hocaefendi biraz düşündü ve “Yavrum senin işin zor” dedi. “Çünkü hadiste çalışmak için” dedi, “Bir insanın gereken manevi zevki alabilmesi için Fenafirrasül (Rasulullah’ta fani olma) mertebesine çıkması lazım. Bu mertebeye çıkmadan, hadisleri anlatır, yazar, çizer, konuşur, ama bunu bir hal olarak tadamaz yavrum” dedi.
Bu hâli şu misal ne güzel izah eder: Birgün Ahmed bin Hanbel hazretlerine hadis tahsili için bir genç gelir. Hazret gençten o gece misafir olmasını, derse sabah başlamalarını ister. Sabahleyin gencin odasındaki su ibriğinin kullanılmadığını görünce, onun teheccüde kalkmadığını anlar ve: “Oğlum sen bu gece teheccüde kalkmamışsın. Ben sana teheccüd konusundaki hadisleri nasıl anlatabilirim?” der ve ders yapmayı kabul etmez.
Sonra bana sordu. “Tefsir çalışıyorum efendim” dedim. “Senin işin iyice zor. Çünkü Kur’an-ı Kerim’le iştigal etmek için, ondan hakiki manada istifade için Fenafillah mertebesine çıkmak lazım” dedi. Hocamızın bu tespitleri çok önem arzediyor. Üsve-i Hasene çalışmalarında da bunu yakından hissettik.
Üsve-i Hasene, Altınoluk Dergisi, 209. sayı, Temmuz 2003.
Vefât-ı Münasebetiyle… Ramazan Muslu, Altınoluk Dergisi, 451. sayı, Eylül 2023.
Bir Fatiha
İlhan Armutçuoğlu Hocaefendi’nin dedeleri, 1071’den önce Muğla’ya bağlı Ula’nın Armutçukluoğlu köyüne Türkistan’dan gelip yerleşen Horasan erenlerindendir. Armutçuoğlu Hocaefendi, 1937 yılında Ula’da dünyaya geldi.
İlkokulu bitirdikten sonra 1952 yılında babası Hafız Mehmet Ali Efendi’nin (ö.1980) gözetiminde hafızlığını tamamladı. Yeni açılan Isparta İmam Hatip Okulu’na kaydolup buradan mezun oldu. Marmaris Eski Cami’de imam hatiplik görevinde bulundu.
1960 yılında askere gitti ve yedek subay olarak askerliğini Kars’ta tamamladı. 1962’de yeni açılan Konya Yüksek İslam Enstitüsü’ne kaydoldu. Bu eğitimi sırasında İmam Hatiplik görevini de sürdürdü. 1965 yılında ilk haccını yaptı. 1966’da Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldu.
Yüksek İslam Enstitüsü’nde okurken Kemal Edip Kürkçüoğlu ve Celâleddin Emrem adlı hocaları onun edebi ve tasavvufî yönünün gelişmesinde büyük etkileri oldu. Konya’da talebe iken Sami Efendi hazretlerinin halifelerinden Dişçi Mehmet Efendi’nin sohbetlerine katıldı ve kendisinden ders alarak manevi eğitimine başladı. Kısa bir süre sonra Mahmud Sami (k.s.) hazretlerini İstanbul’da Güllü Köşkte ziyaret etti. Bu ziyarette Hazretin kendisine özellikle “manevi hal ve rüyalarını başkalarına anlatmamasını” tavsiye ettiğini söylerdi.
İlhan Hocaefendi, Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra 1966 yılında Muğla İl Müftüsü olarak göreve başladı. Bu dönemde Muğla’da Mevlevi Şeyhi Şâhidî İbrahim Dede’nin (1470-1550) türbesinin yenilenmesini sağladı. Aynı yerde yaptığı sohbetler büyük ilgi gördü. O yıllarda Muğla’da henüz İmam Hatip Okulu yoktu; bu okulun açılabilmesi için gerekli alt yapı çalışmalarına öncülük etti.
1971-77 yılları arasında Manisa İl Müftülüğü görevinde bulunduktan sonra kendi isteğiyle İzmir Merkez Vaizliğine atandı. Ancak 1983 yılında 1402 sayılı yasa ile görevden alındı.
1983-1987 yılları arasında Konya Erenköy Camii’nde dört yıl kadar fahri imamlık yaptı.
1987-1990 yılları arasında Mekke-i Mükerreme’de kaldı.
1990 yılında hukuk yoluyla tekrar göreve iade edilince iki yıl kadar Muğla-Milas vaizliği görevinde bulunduktan sonra 1992’de emekliye ayrıldı.
İlhan Hocaefendi, 1992’den sonra Ula’nın Oyru Mahallesi’ne yerleşti. Hayır sahiplerinin katkılarıyla Otağ Mescidi ile dört katlı yatılı bir Kur’an Kursu inşa ettirdi.
Vefatına kadar bir yandan bu kursun iaşe, ibate ve eğitim işleri ile meşgul olurken diğer yandan da manevi irşad hizmetlerini aralıksız sürdürdü.
Edebiyat, şiir ve mûsikî ile de meşgul olan İlhan Armutçuoğlu Hocaefendi, Ramazanoğlu Mahmud Sâmî (k.s.) ve Mûsâ Topbaş (k.s.) hazretleriyle ilgili manzumeler yazdı. Yine Silsile-i Şerifin son beyitlerini yazmak da kendisine nasip oldu. Kasîde-i Bürde ile Kasîde-i Ziyâiyye’yi aynı nazım ölçüleriyle Türkçe’ye çevirdi.
Günlük manevi duygu ve düşüncelerini ifade ettiği manzumeler Cuma Mesajları adıyla yedi seri halinde yayımlandı. Bunlardan bazıları Kenan Güçlütürk tarafından bestelendi ve Kenan Aydınlı tarafından seslendirildi.
İlhan Hocaefendi, 5 Ağustos 2023 Cumartesi günü sabah 07.30 saatlerinde son yıllarını içinde yaşadığı Namnam Kasrı’nda Hakk’a vâsıl oldu. Muğla Merkez Kurşunlu Camii’nde ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından naşı Ula Oyru mahallesindeki Namnam Otağ Mescidi haziresine defnedildi. Muğla ve çevre illerden gelen yüzlerce dostu ve seveni cenazesine iştirak etti. Yine sevenleri tarafından uzaktan yakından gönderilen yüzlerce hatim ruh-i muazzezlerine bağışlanmıştır.
Evli ve altı çocuk babası olup 19 torun dedesiydi.
Vefatının ardından İlhan Hocaefendi ile ilgili bazı manzumeler yazılmış ve tarihler düşürülmüştür. Yazı hacmi sınırlı olduğu için örnek olarak burada sadece Ethem Cebecioğlu Hocamızın “Bir er öldü dediler Cümle feryâd ettiler Bir Hak dost öldü diye Giryân oldu melekler” dörtlüğü ile
Mustafa Kara hocamızın “Ahlâkta civân Cennete revân Çıktı iki er: el-Mağfûr İlhân” (1445) şeklinde düşürdüğü tarihi kaydetmek istiyorum.
İlhan Armutçuoğlu Hocaefendi, hâfız, şâir, muhabbet ehli, basiret sahibi ve vakûr bir şahsiyet idi. Hoş sohbetti; konuşması, hitabeti, hal ve hareket tarzı ile muhatabın gönlüne tesir ederdi. Sohbetlerinde tilavetin yanı sıra şiir, kaside veya gazellere de yer verir, bunları kendine has bir üslup ve tavırla okurdu. Teslimiyet ve rıza ehli idi. Sabırlı idi. Edep, sanat ve zerâfet ehli idi. Nurlu ve mütebessim bir çehresi vardı. Misafirperverdi; misafirlerini iyi karşılar, iyi ağırlar ve iyi uğurlardı.
Kasîde-i Bürde tercümelerinin birincisi ve beni çok etkileyeni, tanımakla şeref duyduğum muhterem insan, değerli ilim ve gönül adamı ilhan Armutçuoğlu Beyefendi’ye ait Düzyazı açıklamalı tercüme ise dostum, şair Müştehir Karakaya’ nın babası M . Arif Karakaya’ya ait.
İlhan Armutçuoğlu Hoca‘yı 1979’da tanıdım. Aydın’a gelmişlerdi ve beraberlerinde, kendisinden ayrı bir feyiz aldığım, muhterem gönül doktoru Dr. Dursun Aksoy Bey ve Mehmet Bal Bey vardı ilk kez bir müftünün, ilim ehli bir zatın, bir tıp ve dahi gönül doktorunun huzurunda, edeple, ihlasla bir şeyler öğrenmekten çok hissetmeye çalışan (ve de hisseden) bir insan görüyordum. İlhan Hocamız ‘sohbet böyle dinlenir’ der gibiydi.
Dr. Dursun Bey‘ in elinde incecik bir ‘Mukerrem insan’ kitapçığı vardı. Bu kitaptan aldığı bir cümle ile deryaya dalıyor ve bize inciler sunuyordu. Ben de sanki yüzme biliyormuşum aynı incilerden çıkarabilecekmişim gibi, sohbetten sonra Mukerrem insan’dan bir tane aldım. Ki heyhat!
Bu sohbetden başka Armutçuoğlu Hoca ile birkaç sohbette daha karşılaştık. O’nu en son Konya’da (1983) kendi açtığı Erkam Kitabevi’nde gördüm. Üç kaset halinde doldurduğu Kaside-i Bürde’yi ve yine kendisinin tercüme ettiği Kaside-i Zıyaiyye kitapçığını aldım. Bana bir de hediyesi vardı. Kağıdını, hokkasını çıkardı. Ve Fuzulî’nin:
“Ne yanar bana kimse ateş-i dilden özge Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı”
Beytini sülüs bir hatla yazıp bana verdi. O zaman öğrendim ki İlhan Hoca sadece bir ilim ve gönül adamı, sadece bir Osmanlıca ve arûz ustası ve sadece bir besteci değildi (Galiba Kaside-i Bürde’nin makamla seslendirme usulü kendisine aitti.) Şimdi ne yazık ki o kasetler de bozuldu, Kaside-i Zıyaiyye de zayi oldu.
O’nun imzasını daha sonra Diyanet Dergisi’nde yayımlanan şaire Leyla Hanım’la ilgili bir yazısında da gördüm.
Konumuz olan Kaside-i Bürde tercümesi, sunuştan öğrendiğimize göre Hicri 1400. yılı karşılamak amacıyla, kendisine, Dr. Dursun Aksoy ve H. Ali Öztaylan tarafından manevî bir görev olarak verilmiş. Görev verilir de (hem de ilhan Hoca’ya) yapmaz mı? Alır eline kalemi ve bir manzum tercüme yapar. Hem de tercüme! Veznini bile korumuş üstad. Bize göre İlhan Hoca tercüme etmemiş, sanki kendisi yeniden bir Türkçe Kaside-i Bürde yazmış.
Türkçe ve Arapça’ya vukufiyetten başka aşk, vecd ve muhabbet gerektiren bu işten alnı ak, yüzü pak olarak çıkmıştır. Edebiyat tahsili yapan biri olarak bunun altının çizilmesi bizim minnet borcumuzdur.
Kaç kez okumama rağmen okuyuculara hangi beyitleri misal olarak seçeceğime doğrusu karar veremedim. Ağza sürülen bir kaşık bal misali seçtiklerimi alıyorum buraya:
4. Aşık zanneder mi ki muhabbet gizli kalır Delildir göz yaşları ve yanan kalp ‘elem’i
6. Nasıl inkar edersin esîr-i aşk olduğun Şahid iken göz yaşın ve cisminin ‘sekam’ı
7. Çekti yanaklarına aşk kırmızı sarı hat Bunlar sarı kırmızı, güldür bahardır demi?
8. Sevdiğimin hayali gece uyardı beni Lezzetleri men eder Onun aşk u elem’i
11. Candan öğüt verirsin lakin duyamıyorum Aşık katında zira müsavi medh u zem’i
12. Ak saçların öğüdün hep kötüye hami ettim Halbuki töhmetlerden uzak pendi, kelim’i
13. Nefs-i emmarem asla va’zı kabul etmedi Cehdinden görmez mi ki yaşımı ak saçımı
16. Güzel ameller ile hiç ziyafet vermedi Kahrından başıma indirdi misafirimi
16. Kim kurtarır özümü serkeş nefsin elinden Azgın at zabtolur mu, kafi gelir mi gemi?
17. Nefis çocuk gibidir süt verirsen hep emer Vaktinde keser isen demez verin mememi
19. Nefsine dur diyesin, yoksa hükmeder sana Hakim olunca nefis, helak eder ademi
27. Hayr’ı emrettim sana lakin ben işlemedim Doğrul desem ne çıkar, doğrultmadan kendimi
48. Acizlerden başka yok, yanında yakınında Künhünü anlamakta aciz kodu alemi
45. Gün gibidir uzaktan, küçük görünür sana Yakından seyrine dal, kamaştırır gözünü
51. En son ilm-i beşerin hakkında şöyledir ki Beşerdir cümle halkın O’ dur en hayırlısı
İmam Busirî Hz. leri bu kasideyi yazdıktan sonra, rüyasında Hz. Peygamberi görür ve O’ na bu kasidesini okur. Fakat bu beyte geldiğinde ne yazdığını unutur. Hz. Peygamber (s.a.) İmam Busirî’nin yazdığı şekilde bu beyti ona hatırlatır. (51. beyit)
56. Yalnız iken ol Resul heybette yeganedir Yaklaşsan halellenmiş milyarlarca umem’i
82. Rüyada vahy aldığın inkar eyleme sakin Kalbi uyumaz O’ nun , uyusa iki çeşm’i
95. Kur’an’a harb açanlar, baş eğdi, dize geldi En yaman düşmanları, kırdı kodu kalem’i
104. Bazen göz hasta olur, inkar eder güneşi Ağız da hasta olsa, suda tad yok deme mi?
157. Ya Rabbi ümidimi, red buyurma, kerem et Ömrümce afv’in umdum, boş çıkarma zannımı
Aynı vezin ve kafiye ile Hocamızın sölediği son beyit de şöyle:
Bin üç yüz doksan sekiz, Şevval’in on dokuzu İkmal-i tercemeden ref’eyledim kalemi.
Hacmi küçük, manası ve değeri pek büyük olan bu eserin başında, Kaside-i Bürde’nin yazılışı ve İmam Busirî’nin özgeçmişi hakkında bilgi de var. Buradan öğreniyoruz ki Kaside-i Bürde için 21 (yirmi bir) tane tercüme ve şerh yazılmış. Yirmi ikincisi ise biraz sonra değineceğimiz M. Arif Karakaya’nın tercümesi.
Bu kadar güzel bir eserin sonunda, şairliğinden ziyade aşk’ın, vecd’in ve muhabbetin dışa taşması olarak gördüğümüz bir İstimdad var ki onun son kıtasını almadan geçemedik.
Şöyle sesleniyor İlhan Hoca:
Yek nazar beştir Efendim, rahm et Allah aşkına Dest-i i red urma, kerem kıl, afv et Allah aşkına
Zar u giryanındır İlhan, lutf et Allah aşkına Emr u ferman sende şahım, el senin, tuğra senin
Bütün bunlardan sonra şunu da belirtmemiz gerekir. Altınoluk sayfalarına misafir olan değerli ilim adamları ile yapılan sohbet halkasına İlhan Armutçuoğlu Hoca da eklenmelidir. Altınoluk okuyucusunu bu şereften mahrum etmemeliyiz.
Kuşe-i uzlete çekilen İlhan Hoca’dan, başta Merhum Üstadımız M. Sami Efendi Hz.leri ile ilgili anıları olmak üzere, yaşadıkları, yazdıkları konusunda öğrenilecek çok konular vardır mutlaka. Belki her ay Altınoluk sayfalarında yer alacağı yazıları da vardır Hoca’nın. Bad-ı saba’dan gayrı birilerinin kapısını vurmasını bekleyen nice yazıları, şiirleri ve araştırmalarını paylaşmak ne güzel bir hizmet olur? Hatta Erkam Yayınları, muhtevasına uygun bir cilt ve kağıtla Kaside-i Bürde’yi yeniden basıp, okuyucusuna hediye de edebilir.
İnanıyoruz ki Altınoluk bunu da başaracak.
Kaside-i Bürde’nin düzyazı tercümesi de dostum. Müştehir Karakaya’nın babasına ait Müştehir’e teşekkür etmeliyim bize gönderdiği için bu eseri.
Kab bin Zuheyr’in Banet Suad Kasidesi olarak basılan bu eserin en büyük özelliği, kelime kelime tercümesinin de yapılması. Daha sonra şerhinin de eklendiği eser, gerçek Kaside-i Bürde olarak biliniyor, Arif Karakaya, eserin başında İmam Busiri’nin eseri için ona, Kaside-i Bür’e denilmesinin daha doğru olacağını söylüyor ki Armutçuoğlu Hoca eserinin girişinde buna da yer veriyor.
Her iki kasidenin Hz. Peygamber’i öven kasideler olduğu gözönüne alınırsa, bizce diğeriyle karşılaştırmak için ikisinin de okunmasında fayda var.
Emeği geçenlere teşekkür ederken, duamız odur ki Hz. Peygamber’e (s.a.v.) layık ümmet olalım.
Hak erenler mezhebinde bir ömür Yâ Hak dedim.. Gündüzüm halk hizmetinde geceler Yâ Hak dedim.. Nâm ü şâna meylim olmaz bir isimsiz dervişim!... Âkibet Namnam fakîri, bekçiyim Yâ Hak dedim!...
Namnam Kasrında…
SOYU, ÂİLESİ ve DOĞUMU
Türkistân’dan , Buhâra’dan Muğla’nın Ula kazasına göç eden İlhan Efendi’nin âilesinden dedesi ve babası da İlhan Efendi gibi hocadırlar. İlhan Efendi, hocalar diyarı Buhâra’nın mânevi ikliminden gelen bir âilede, Muğla’nın Ula kazasında 1937 yılında dünyâya teşrif etmiştir. Ailesi Ula’da beldenin eşrâfındandır.
Dedeleri Hacı Hâfız Ali Efendi hayâtı boyunca hiç mushafa bakarak Kur’ân-ı Kerim okumamıştır. Üzücü bir hâdise sonucu bütün mallarını kaybeden Hacı Hâfız Ali Efendi, yine eskiden olduğu gibi Ramazan’da terâvih namazlarını hatîmle kıldırmıştır. O dönemin Ula müftüsü Osman Efendi, İlhan Efendi’ye dedeleri için şöyle demiştir: “Dedenizin başına gelenler bizim başımıza gelseydi, namaz sûreleriyle bile namaz kıldıramazdık.” İlhan Efendi’nin dedesi Kur’ân’la o kadar hemdem olmuştur ki, nerede kaldığı tam olarak belirlenememesine rağmen, rûhunu Kur’ân okurken teslim etmiştir.
Babaları Hacı Mehmet Ali Efendi, Muğla yöresinde ilk defa hâfız yetiştirmeye başlayan Kur’ân muâllimi, imâm-hatîptir. Ezanın Türkçe okunduğu ve tekrar Arapça olduğu dönemlerde müezzinlik yapan Hacı Hâfız Mehmet Ali Efendi, İlhan Efendinin ilk defa Arapça ezan duyduğu kişidir.
İlhan Efendi’nin babaları vefât ettikten sonra babaları için yazdığı dörtlük Hacı Hâfız Mehmet Ali Efendi’yi daha iyi tanımlayacaktır.
“Hâdim’ül Kur’ân oldum okuttum O ilk ezanı rûhumla tuttum Elifde safâ mimde vefâyı Fetrette buldum her dem okuttum”
TAHSİL HAYÂTI Hâfızlığı 1948-49 yıllarında Muğla’nın Ula kazasında ilkokuldan me’zun olan İlhan Efendi, Kur’ân muâllimi olan babalarının dizinin dibinde hâfızlığını yaparak tahsil hayâtına başlamıştır.
ÇALIŞMA HAYÂTI
İmâm-hâtip okulunu bitirdikten sonra imâm olarak Marmaris’te görev yapan İlhan Efendi, askerliğinden sonra yüksek tahsiline devam ederken aynı zamanda imâmlık da yapmış, Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’nü bitirdikten sonra ise bir müddet il müftülüğü yapmıştır. Daha sonra vâizlik görevi de yapan İlhan Efendi 32 yıl resmî görev yaptıktan sonra 1992 yılında Diyânet Teşkilâtı’ndan emekli olmuştur.
1966 yılında Muğla Müftüsü olarak atanan İlhan Efendi, kendisinden önceki dönemi fetret olarak tanımlar. Türkiye’de imâm-hatîp okulları açılmıştır. Sadece Tunceli ve Muğla’da imâm-hatîp okulu yoktur. Bu dönemde onun teşvîkleriyle Belediyeden imâm-hatîp okulu için 15 dönümlük yer alınır. İmâm-hatîp okulu, yurdu, câmîsi, müftülük binâsı, lojmanları için temel atılır. “Kişi inandığı nisbette hizmet eder.”
“Bu milletin toparlanması, teşvîk edilmesi sanât gibidir.” sözlerini hayâtına düstûr edinen İlhan Efendi’nin çalışma hayâtını kendisinin anlattığı bir anekdotla noktalayalım:
“Müftülük yaptığım dönemlerde sabahleyin evden çıkarım, sabah namazından en az bir saat evvel şoför evden alır, gece saat on ikilere kadar eve dönmezdim. Bu, böyle on gün, on beş gün kadar devam eder, gittiğimizde çocuklar uykudadır, geldiğimizde yine uykudadırlar. Günlerden bir gün eşim uyumamış, beklemiş. Baktım hüngür hüngür ağlıyor. Ne oldu dediğimde, on beş gündür çocukların baba yüzü görmediğini söyledi.” Başka türlü hizmeti, işleri yürütmenin mümkün olmadığını belirten İlhan Efendi, nefsinden fedâkarlık yaptıkça Cenâb-ı Hakk’ın ayrı bir neş’e, ayrı bir huzûr hâli verdiğini söylemiştir.
Orta Öğrenim
1952 yılında Türkiye’de ilk defa yedi ilde imâm-hatîp okulları açılmıştır. Bu yedi ilden Muğla’ya en yakın olanı Isparta’dır. Hâfızlığını tamamlamadığı için ilk dönem imâm-hatîp okuluna gidemeyen İlhan Efendi, hıfzını tamamlar tamamlamaz 1952-1953 öğretim yılında, Isparta İmâm-Hatîp Okulu’na başlamıştır. Türkiye’de ilk açılan imâm-hatîp okullarının ikinci me’zûnlarındandır. Yedi yıl imâm-hatîp okuduktan sonra 1959 yılında me’zûn olmuştur.
O dönemde imâm-hatîp okulları, lise düzeyinde kabûl edilmediği için, tek ilâhiyât fakültesi olan Ankara İlâhiyât Fakültesi’ne gidememiştir. İmâm-hatîp okulu me’zûnlarının gidebileceği bir yüksekokul olmadığı için tahsil hayâtına bir müddet ara vermiştir.
Edebiyâta ve Musikîye Olan İlgisi
Tasavvuf erbâbı olup da edebiyâtla ve musikîyle alâkası olmayan yoktur denilse abartılmamış olur.
İlhan Efendi’nin edebiyat ve musikiyle olan alakası imâm-hatîp okulunda okuduğu dönemlere rastlar. Isparta’da imâm-hatîp okuluna devam ederken, ramazanlarda câmîlerde mukâbeleye devam eden İlhan Efendi’nin, arkadaşları ile berâber bir ilâhî grubu mevcuttu. Güzel ilâhî ve mevlîd-i şerîf okurlardı ve şiire de ilgileri vardı.
İlhan Efendi’nin imâm-hatîp okulunda edebiyât derslerinden büyük haz aldığı, derslerin renkli geçtiğini ifâde etmesinden anlaşılmaktadır. Fuzûlîlerin, Bakîlerin, Nedimlerin okunduğu edebiyât derslerinde, Farsça’yı ve Arapça’yı iyi bilmeyen hocaları ile münâzaraları dahî, bize edebiyâta olan ilgisini gösterir. Mehmet Özkaynak isimli edebiyât hocalarının bu münâzaralarda celâllendiği bile olurdu. Daha sonra bir başka liseye tâyini çıkan edebiyat hocalarını görüp hatırını sorduklarında şöyle demişti: “Aman efendim talebe de siz imişsiniz, edebiyât dersi de sizde imiş.” Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi imâm-hatîp okulu talebeleri edebiyâta daha bir ilgili ve hassâs idiler. İlhan Efendi’nin hassâsiyeti, şarkıları dinlerken bile ağladığı göz önünde tutulursa daha iyi anlaşılacaktır.
Yüksek Tahsili
İlhan Efendi’nin tahsiline bir süre ara vermesi esnâsında önce İstanbul’da daha sonra Konya’da olmak üzere Yüksek İslâm Enstitüleri açılmaya başlamıştır.
İstanbul’da yapılan Konya İslâm Yüksek Enstitüsü sınavında, bir devrin ilim sahasına imzâsını atmış, eski Diyânet İşleri başkanlarından, uzun yıllar İstanbul Müftülüğü yapmış Ömer Nasûhî Bilmen Hoca Efendi, İlhan Efendi’den üç hadîs metni okumasını istemiştir. Okunan hadîsler karşısında Ömer Nasûhî Bilmen Hoca Efendi’nin, dişleri gözükecek kadar gülümsemesi güzel bir anekdottur.
Sınavları kazandıktan sonra, Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’ne başlayan İlhan Efendi bu enstitünün de ilk me’zûnlarındandır. Yüksek İslaâm Enstitüsü’ne devam ederken de edebiyâta olan ilgisi artarak devam etti. Din Eğitimi Genel Müdürü ve aynı zamanda Konya İslâm Enstitüsü edebiyat hocası olan Kemal Edip Kürkçüoğlu Beyefendi için, “Bizi allak bullak eden O idi” ifâdesini kullanan İlhan Efendi bu hocalarından çok etkilenmiştir. “Sınıfa adımını atar atmaz edebî metin işlemeye başlar ve ağlayarak dersi bitirirdi.” ifâdesi haftada sadece iki saat dersi olan bir hocanın, gönülden olunca, talebelerini ne kadar etkileyebileceğine açık bir örnektir.
Daha sonra edebiyat derslerinden alınan bu hocanın yerine bir başka hoca gelmiştir. İlhan Efendi bir gün bu yeni gelen hocanın karşısına çıkıp şöyle demiştir: “Edebiyât derslerinden tanıdığınız üzere bu enstitüde talebenizim. İlkokuldan sonra hâfız oldum, imâm-hatîp okuluna devam ettim. Elimden geldiği kadar ibâdetlerimi de yapıyorum, ama içimde bir boşluk var, onu dolduramıyorum.” Sözlerimi bitirir bitirmez hocanın elleri titremeye başladı: “Evlâdım desene açım, desene açım, desene açım” dedi ve tavsiyelerde bulundu. Bana tavsiye ettiği eser Miftâh-ül Kulûb adlı eserdir. Sonra bir menkîbe anlattı: “Senin gibi, birisi mürşîd arıyor imiş, gönlü de herkese yatmıyormuş; nereye gitsem, ne yapsam diye tereddütler içinde karar veremiyormuş. Bir gün kendi kendine “Sabahleyin evden çıktığımda karşıma ilk kim çıkarsa ona intisâb edeceğim” diye karar vermiş. Sabahleyin evden çıkmasıyla berâber, devrin büyük mürşîdlerinden birisi onu karşılamış ve “Gel evlâdım” demiş.” Bu menkîbeyi anlatan hocam şu hikmetli sözü ilâve etti: “Tâlibin sîdkı, mürşîdi ayağına getirir.”
ASKERLİĞİ
İmâm-hâtip okulundan me’zûn olduktan sonra gidebileceği bir fakülte olmayan İlhan Efendi bir müddet imâmlık yaptıktan sonra askerlik yaşı gelince 1960 yılında asker olmuştur. Kurs dönemini Ankara’da, Piyâde Yedek Subay Okulu’nda tamamlayan İlhan Efendi, kur’âlar çekildikten sonra askerliğine Kars’ta devam etmiştir.
Resmî kıyafetlerle câmîye gittiği ve askerde kendisine “Hoca Teğmen” dendiğini, İlhan Efendi’nin kendi ifâdelerinden öğrenmekteyiz. 1961 yılında terhis olan İlhan Efendi, bir müddet imâmlık yapmaya devam ettikten sonra Konya Yüksek İslâm Entitüsü’nün açılmasıyla yüksek tahsiline başlamıştır.
1961 yılında evlenen İlhan Hocaefendi’nin bir oğlu ve beş kızı olmak üzere altı evlâdı olmuştur. Yüksek tahsilini evlendikten sonra yapan İlhan Hocamızın aynı zamanda çalışmış, okumuş ve evlilik hayâtını sürdürmüştür.
İlhan Hocaefendi, 1992’den sonra Ula’nın Oyru Mahallesi’ne yerleşti. Hayır sahiplerinin katkılarıyla Otağ Mescidi ile dört katlı yatılı bir Kur’an Kursu inşa ettirdi.
Vefatına kadar bir yandan bu kursun iaşe, ibate ve eğitim işleri ile meşgul olurken diğer yandan da manevi irşad hizmetlerini aralıksız sürdürdü.
İlhan Armutçuoğlu Hocaefendi, hâfız, şâir, muhabbet ehli, basiret sahibi ve vakûr bir şahsiyet idi. Hoş sohbetti; konuşması, hitabeti, hal ve hareket tarzı ile muhatabın gönlüne tesir ederdi. Sohbetlerinde tilavetin yanı sıra şiir, kaside veya gazellere de yer verir, bunları kendine has bir üslup ve tavırla okurdu. Teslimiyet ve rıza ehli idi. Sabırlı idi. Edep, sanat ve zerâfet ehli idi. Nurlu ve mütebessim bir çehresi vardı. Misafirperverdi; misafirlerini iyi karşılar, iyi ağırlar ve iyi uğurlardı.
İlhan Armutçuoğlu Hocaefendi, 5 Ağustos 2023 Cumartesi günü sabah 07.30 saatlerinde son yıllarını içinde yaşadığı Namnam Kasrı’nda Hakk’a vâsıl oldu.
Muğla Merkez Kurşunlu Camii’nde ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından naşı Ula Oyru mahallesindeki Namnam Otağ Mescidi haziresine defnedildi. Muğla ve çevre illerden gelen yüzlerce dostu ve seveni cenazesine iştirak etti.
Ruhu için bir Fatiha, üç ihlâs-ı şerîf…
Kabir taşı kitâbesi
Hüve’l Hallâku’l Bâkî
Kur’an hâfızı ve hâmili bir er İlim ve irfan için etti sefer Kalbi tasfiye ve tezkiye için Hazret i Sâmî’ye oldu bir nefer…
Ulalı Hâfız Mehmet Ali oğlu Fukarâ-i Nakşibendiyye Hâdimi Hâce İlhan Armutcuoğlu Rûhu için el Fâtiha 1937-2023 (1355-1445H)