İlhan Armutcuoğlu Hocaefendi ile mülakat DiyanetTV, 10 Temmuz 2017.
DiyanetTV de yayınlanan Bir Asır Bir Çınar programının konuğu olan Merhum İlhan Armutçuoğlu Hocamız ilim, irfan ve irşad yolunda geçen bereketli bir ömürden hatıralarını naklediyor…
“Ka’betullah’dan Şehru’r-Rasûle uçtum da geldim!.. Kasr-ı Namnam’dan, Kasr-ı Halîl’e coştum da geldim!.. Mevlâm dilerse ilk cennetine dünyâda alır!.. Hakk‘a kulluğa, Rasûl’e ümmet olmağa geldim…“
Bir Asır Bir Çınar adlı belgesel program, ülkemizin en eski kurumlarından Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde din hizmetinde bulunan emektar müftülerimiz, imam hatip, müezzin kayyım, vaiz ve Kur’an Kursu hocalarımızın hayatlarını konu alıyor.
Geride bıraktıkları izler, görev yıllarında karşılaştıkları zorluklar, yaptıkları hizmetler ve unutamadıkları hatıralar Bir Asır Bir Çınar programıyla ekranlara geliyor. Aile yaşantıları ve çevresiyle ilişkileri de sinematografik bir anlatımla yansıtılıyor.
Ehlullahtan Muğla’lı Çoban Hasan Dedenin kabri mübareklerini, İlhan Armutcuoğlu Hocamız manevi bir işâret üzerine keşfederler. Kabri ihyâ edip, yanıbaşına da bir mescid inşâ edilmesine vesile olurlar. Hocamız sohbetlerinde Hasan dede ile olan zuhuratlarını anlatır, ricâl-i gaybden olduğundan bahsederlerdi.
Köyceğiz Ortaca anayolu üzerinde Yangı bölgesinde olan kabir, bilenler tarafından ziyaret edilmektedir…
Merhum İlhan Hocamız kabrin yakınındaki anayoldan her geçişinde yavaşlar, ellerini kabre doğru kaldırıp selâm verir, “Ehlullahtan Hasan Dedemizin ruhû mübârekleri için bir fâtihâ-i şerif ile üç ihlâs-ı şerîf okuyalım” derlerdi…
Çoban Hasan Dedenin kitâbe-i seng-i mezârı olarak İlhan Armutcuoğlu hocamız tarafından hazırlanmıştır.
HÜVE’L-BÂKÎ
Kalbler Hakka bağlıysa, diller Hakkı söylermiş.. Şeksiz her hâl ü kârda mutlak Hakkı öğermiş.. Çoban Hasan Dedemiz Âlemde seyrân idi,, Beden toprakta ama, Ruhu devrânda imiş…
Sarı Ana Türbesi, Marmaris’in, Sarı Ana mahallesinde, şehre kuzeydoğudan kuşbakışı bakan bir konumdadır. Yanında bir cami bulunmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman Rodos seferine çıkmadan önce kerametleri ile ünlü Fatma Ana’yı (Sarı Ana) burada ziyaret eder. Sarı Ananın duasını aldıktan sonra Rodos kuşatmasına başlar. Marmaris’ten hareketinden önce, binlerce Osmanlı askeri Sarı Ananın, ineğinden, elleri ile sağdığı sütle; kahvaltı yaparak sefere çıkar.
Rik’a hattının hurufatını tamamladıktan sonra, İlhan Armutcuoğlu Hoca Efendi’nin Marmarisli dostları tarafından, restore edilen Marmaris’te Kanuni Sultan devrinde yaşamış, Mübarek Analarımızdan Sarı Ana’nın türbesine İlhan hocamın Sarı Ana için yazdığı dörtlüğü türbe taşına yazmak bana nasip oldu.
GERÇEK BENDEYİM SARI ANAYIM. HER GÖNÜLDEYİM SARI ANAYIM. ELİMDE KİRMAN DİLİMDE ZİKRİM. MARMARİSLİYİM SARI ANAYIM.
Konya’da İlhan hocamın evinin bahçesinde yazıyı taşa nakşederken, kapı çalındı, gelen kişi selam verdi.
Elinde bir kavanoz vardı.
—Ben Marmaris’ten geliyorum, bu kavanozda bal var. Bunu size gönderen komşum. Rüyasında Sarı Anayı görmüş. Sarı Ana… “Konya’ya bal yolla!” demiş. Aynen böyle anlat dedi.
Sarı Ana…
Kabir taşının yazısı bitmeden bize bal yedirmişti…
Dünyada iki mukaddes şehir vardır ki, Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere‘dir. Bu iki şehirde işlenmediği halde her hangi bir ma’siyet işleme arzusu kalblerden geçerse kişi bunlardan da mes’uldür.
Yılların tecrübesi ile görmüşüzdür ki, hacıların bir kısmı hac bitiminde Haremeynden ayrılmak istemez, bir kısmı da “Ne zaman döneceğiz?..” demeğe başlarlar…
Bir kısım bahtiyarların vefatları da Haremeynde tahakkuk eder,Cennetü’l-Muallâ ve Cennetü’l-Bakî’de kalırlar…
Merhum İlhan Hocamız Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’de yaptıkları sohbetlerde bu hususa hassaten dikkat çekerler, haremeynde mukîm olan sevenlerini edebe tam dikkat edilmesi hususunda daima uyarırlardı.
İbrâhim b. Edhem hazretlerine ait olduğuna inanılan Marmaris Adaköy mahallesi, Yalancıboğaz mevkiinde bulunan kabr-i şerîfe ait mezar taşı…
Merhum İlhan Hocamız sohbetlerinde İbrâhim b. Edhem hazretlerin âhir ömründe İskenderiye şehrinde bulunduğunu ve bir deniz seferine çıktığını söylerlerdi. Bölgede yaşamış hal ehli zatlârın tarafından da, kabri şerîfin İbrâhim b. Edhem hazretlerine ait olduğunun keşfen tesbit edilip nakledildiğinden bahsederlerdi.
Kabir halk arasında Fenerci Dede olarak bilinir… Bölge halkı kabirde medfûn bulunan mübarek zâtın geceleri fırtınalı havalarda gemilere fener ya da ateş yakarak yol gösterdiğine inanırlar.
İbrâhim b. Edhem hazretlerin kabri, İlhan hocamızın gayretleriyle, bir hayırsever zâtın da himmetleriyle yapılmıştır. Mezar taşı olarak da İlhan Armutcuoğlu hocamız tarafından aşağıdaki dörtlük kaleme alınmıştır. Kitâbe hocamız tarafından Osmanlıca ve Türkçe harflerle mermere nakşettirilmiş ve uzun süre kabir taşı olarak kalmış ise de zamanla bu kitâbenin aslı kaybolmuştur.
Hocamız sohbetlerinde bu beyti okur, şiirin dervişliğin esaslarını ihtiva ettiğini, zikr-i dâimîye vâsıl olmanın, halk içinde Hak Teâlâ ile olmanın, geceleri seherlerde zikr-u tesbîhat ile meşgul olmanın, nâm-ü şâna meyletmemenin dervîşân için esas gâyeler arasında olduğundan bahsederlerdi.
"Hak erenler mezhebinde bir ömür Yâ Hak dedim Gündüzüm halk hizmetinde geceler Yâ Hak dedim Nâm-ü şâna meylim olmaz bir isimsiz Edhemim Âkıbet deryâya perçin Bekçiyim Yâ Hak dedim"
Bir gün Medine-i Münevvere’de oturuyoruz. Saatçi Osman Efendi vardı. İlim deryasıydı. Fakir Medine-i Münevvere’de iken ya Mescid-i Nebi’de ya da onun evinde olurdum.
Bir gün kendisine “Zikri kesîr nasıl olur?” diye soruldu.
Buyurdu ki; “Hani karpuz keserken ikiye böldüğümüz sırada bıçak biraz kayıverir ve yarının yarısı biraz eksikçe yarının yarısı biraz fazlaca olur. 24 saatin yarısından biraz fazlasında Allah’ı unutmazsa zikr-i kesîrin tabanına ulaşmıştır. O kişi zikr-i kesîr yapıyor demektir. Ama 24 saatin tamamında Allah’tan gafil olmuyor ise işte o kişi zikrin tavanına ulaşmıştır.”
Allah için kurulan kardeşliklerin ne derece kuvvetli gönül bağı oluşturduğunu gösteren bir başka hatırayı da muhtelif şehirlerde dînî hizmetlerde bulunmuş, aşk insanı, şâir ve emekli müftü olan İlhan Armutçuoğlu ağabey şöyle anlatmıştı:
Diyanette görevli iken Van taraflarına gezici vâiz olarak gitmiştik. Orada vazife yaparken, acaba “Altın Silsile”mizin son halkalarını teşkil eden Tâhâ’l-Hakkârî (k.s) hazretlerinin ahfâdından (torunlarından) kimler var? diye gönlüme düştü. Oranın yerlilerinden sordum soruşturdum. Eczacı Muzaffer Bey adında bir zattan bahsedildi. Araştırıp buldum. Ziyaretine gittim.
Hoş sohbet, kibar, zarif beyefendi bir insandı. Görüşüp tanıştık. Dedelerinden, yetiştirdiği talebelerden bahsettik. Ziyaretimizden memnun kaldığını söyledi. Yanından ayrılırken; “- Selamlarınızı götürebilir miyim?” dedim. “- Çok memnun olurum” diye cevap verdi.
İstanbul’a geldiğimde Sami Efendi Hazretlerini ziyarete gittim. Van’da ikamet eden Eczacı Muzaffer Bey’in selamlarını tebliğ ettim. Nasıl arayıp bulduğumu ve tanışmamızı anlattım. Pür dikkat dinleyen Efendimizin mübarek yüzleri pırıl pırıl , gözleri ışıl ışıl oluverdi. Çok duygulandıkları mübarek simalarından belli idi. Memnuniyet ve sevincini şu hadis-i şerifi okuyarak ızhar etmişlerdi.
“Eddâllü ale’l-hayri kefâılihi = Bir hayra delâlet eden o hayrı yapmış gibi sevap alır” buyurdular. Bunu üç defa tekrar ettiler.
Sonra, “Rabbimiz bu hadis-i şerifin sırrına mazhar buyursun” duasında bulundular.
Üsve-i Hasene, Altınoluk Dergisi, 209. sayı, Temmuz 2003.
Sünnet-i seniyye üzere yaşamanın mühim olduğuna işaret eden bir başka hâtırayı yine İlhan Armutçuoğlu ağabeyden dinlemiştim. Şöyle anlatmıştı:
“Eski Müftilerden merhum İrfan Ceylan bey vardı. 1964 yılında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’nde talebe iken, son sınıfa geldiğinde sakal bırakmıştı. Okul idaresi sakal bırakmanın diğer talebeler arasında yayılmasından endişe ederek kestirmesini istedi. O da sakalın sünnet olduğunu söyleyerek kesmeyeceğini söyledi.
Talebeler arasında bu iş biraz büyüdü. İdareciler sakalın kesilmesi için ısrar ediyor. İrfan bey kardeşimiz kesmemek için diretiyor. Biz talebeler ikilemde kaldık. Ne yapacağımızı, nasıl hareket edeceğimizi bilemedik.
Okulda oluşan soğuk ortamın dağılması için İrfan bey’le birlikte ikimiz İstanbul’a geldik. Erenköy’de Sâmi Efendi hazretlerini ziyaret ettik. Huzurlarına kabul edildiğimizde durumu kendilerine anlatıp, arz eyledik. O büyük Allah dostu sünnetin ehemmiyeti ile ilgili güzel bir menkıbe anlatarak bizi irşad ettiler.
Peşinden de:
“– Sünnet mühimdir… Sünnet mühimdir…” dediler.
Sonra sözlerine devam ederek: “Bizim de vaktiyle diplomamız vardı. Biz rafa kaldırdık. Asıl olan kulluktur” buyurarak unutulmayacak asıl gerçeği bizlere hatırlattılar.
Gönlümüz huzur içerisinde Konya’ya döndük. Okula geldiğimizde idarecilerimizin davranışlarında büyük bir değişim gördük. Bir gizli el sanki onların kalblerini yumuşatmıştı. Önceden bizlere kızan hocalarımız, şimdi yol gösterir tarzda hareket ederek dediler ki:
“Belli ki siz kestirmeyeceksiniz. Bâri bir doktordan, cildi hassastır, cild rahatsızlığı vardır” şeklinde bir rapor alıp getirin.
Biz de cildiye mütehassısı bir doktordan rapor alıp getirdik. İdareye verdik ve sakalı kestirmekten kurtardık.
Allah dostları zarif, duygulu, edeb timsali zatlardır. Çevrelerinde bu güzel vasıflarıyla tebarüz ederler. Sevenlerini de o güzel ahlakla, ince edeble yetiştirmeğe çalışırlar. Onların her hal ve hareketleri, sevenleri için bir ibret dersi olur.
Üsve-i Hasene, Altınoluk Dergisi, 209. sayı, Temmuz 2003.
İlahiyat Fakültesi’nin farklı bölümlerinde yüksek lisans-doktora yapan bir arkadaş grubu ile Emekli Müftü İlhan Armutçuoğlu Hocaefendi‘yi bir ziyaretimiz olmuştu.
Bizlere “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Bir arkadaşımız “Ben Hadis’de yüksek lisans yapıyorum” dedi.
Hocaefendi biraz düşündü ve “Yavrum senin işin zor” dedi. “Çünkü hadiste çalışmak için” dedi, “Bir insanın gereken manevi zevki alabilmesi için Fenafirrasül (Rasulullah’ta fani olma) mertebesine çıkması lazım. Bu mertebeye çıkmadan, hadisleri anlatır, yazar, çizer, konuşur, ama bunu bir hal olarak tadamaz yavrum” dedi.
Bu hâli şu misal ne güzel izah eder: Birgün Ahmed bin Hanbel hazretlerine hadis tahsili için bir genç gelir. Hazret gençten o gece misafir olmasını, derse sabah başlamalarını ister. Sabahleyin gencin odasındaki su ibriğinin kullanılmadığını görünce, onun teheccüde kalkmadığını anlar ve: “Oğlum sen bu gece teheccüde kalkmamışsın. Ben sana teheccüd konusundaki hadisleri nasıl anlatabilirim?” der ve ders yapmayı kabul etmez.
Sonra bana sordu. “Tefsir çalışıyorum efendim” dedim. “Senin işin iyice zor. Çünkü Kur’an-ı Kerim’le iştigal etmek için, ondan hakiki manada istifade için Fenafillah mertebesine çıkmak lazım” dedi. Hocamızın bu tespitleri çok önem arzediyor. Üsve-i Hasene çalışmalarında da bunu yakından hissettik.
Üsve-i Hasene, Altınoluk Dergisi, 209. sayı, Temmuz 2003.